Bajaular – Deniz Çingeneleri

Sulu ve Celebes Denizi’nin arasında bir yerde, kavurucu güneşi altındaki az bulutlu gökyüzünün ufuk çizgisiyle birleştiği yerde beliren siluetler ilgimi çekiyor. Hindistan cevizi ağaçlarının uzaklardan beliren görüntüsü uzaktaki bir adanın habercisi. Adayı dört bir yanda çevreleyen mavi denizi sınırlayan turkuaz renk ise sığlaşan suların ışıltısı.  Bajau isçiliği ahşaptan yapılmış ince bir mızrağı andıran sürat teknemizi ufuktaki silüetlere doğru sürmesini söylüyorum arkadaşım Miti’ye. Saat 11.30 civarı, ufuktaki ince gölgeler yaklaştıkça belirginleşiyor, birbirinden 20-25 metre arayla sıralanmış insan formuna bürünüyorlar. Ama bu dayanılmaz sıcakta ne yapıyor yüzlerce insan denizin ortasında? Merakım iyice artıyor, karşıdan sertçe gelen dalgalara çarparak ilerleyen teknemizin içinde ilerlerken sabırsızlanıp fotoğraf makinemi sualtı kılıfına yerleştiriyorum. Keskin mercan resif çizgisi ada sahanlığını derin sulardan ayırıyor. Şuan deniz en alçak su seviyesinde ve bu insanlar gelgit bölgesinde kısa bir süre için beliren deniz canlılarının peşindeler.

Tekneden hızlıca inip en yakında görünen insana doğru gitmek üzere gelgit sularına doğru koşturuyorum. Güneşten korunmak başına geçirdiği örtünün altından yüzü beliriyor, şaşkın bir ifadeyle. Muhtemelen elindeki garip aletle okyanusun ortasındaki bu beyaz adam neden bana doğru geliyor diye kendine sormakta. Diz boyu suda kalmış rengarenk mercanların arasındaki yaşlıca kadına doğru ilerlerken sığ su ile derin su arasındaki müthiş su akışı dikkatimi çekiyor, saçmalık bu! muhteşem görünüşlü bu siyah noktalı, etli bacaklı kırmızı deniz yıldızına hayretle bakarken yanı başımdaki kadını hatırlayıp, hızlı bir gülümseme ve Malayca iyi sabahlar deyip kendimi tanıtmanın ardından suya yatıyorum ve fotoğraf çekmeye başlıyorum. Beş altı adımda bir salyangoz toplayarak şüpheci bir ifadeyle beni süzüyor ve elinde tuttuğu iple kovasını sürükleyerek ilerliyor. Bu sefer yakınımızda başında kırmızı eşarbıyla yüzü sarı-beyaz boyalı gelgit havuzlarında dolanan orta yaşlı kadına yöneliyorum. Elinde telden bir kafes deniz kestanesi topluyor. Oda anlamsız bakıyor bana, fotoğrafları çekerken ne yapmaya çalıştığımı anlıyor. Kafamı çıkartıp sudan gülümsüyorum, diz boyu suda kameranın vizörünü görmeye çalışırken emin değilim bu kadıncağıza ne kadar şapşal gözüktüğümden. Tel kafesteki kestaneleri ayıklayıp diğer kovaya atıyor. Fazla zamanım yok, sular yükselebilir yakında, panik içerisinde görmeden kareler alırken, öte yanda görünen diğer insanlar dikkatimi çekiyor. Rengarenk mercanlara basmamaya özen göstererek onlara doğru ilerlerken ellerinde metal parçaları olduğunu fark ediyorum. Mercanların arasında kendini gömmüş rengarenk desenli etleriyle istiridyelerin peşindeler. İstiridye avcıları genç kızlara yanlarındaki bedevi gibi giyinmiş orta yaşlı kadın bir şeyler söylüyor, gülüşüyorlar bana bakıp. Masaldan kaçmış gibi kocaman şapkalı olanı masallardaki kızlardan görülmeyen şaşırtıcı bir atiklikle yürürken sivri mercanlar arasında bulduğu bir istiridyeye metali saplıyor. İstiridyenin kabuğu kapanmadan canlıyı etkisiz hale getirip içerisindeki rengarenk, kocaman sümüksü eti atıveriyor kovaya.

 

Gelgit havuzları, kocaman rengarenk deniz yıldızları, havuzlar içerisinde mahsur kalmış balıklar, küre, çalı, beyin, geyik boynuzu gibi sayısız şekillerde mercanlar ve diğer bir dolu canlıyla hayat fışkırıyor. Miti bana sesleniyor, gelgitin tam derinleştiği yerde yanındaki sandalı göstererek. Üç kişi var sandalın üzerinde, biri erkek ikisi kadın. Onlara doğru gidiyorum, zemine bakıyorum, o kadar zaman geçti mi ki? Bu sefer sular ters yöne akıyor, sular yükselmeye başlayacak pek yakında. Paletimi maskemi alıp sandala doğru yüzüyorum, kayığın ortasında oturan kadınlar kucaklarındaki ağı suya bırakıyorlar, sandalın başındaki ayakta duran adam ise elindeki beş metre boyundaki sırıkla kayığı ilerletiyor. Tüm yüzünü kaplayan 80’lerde kalma eski simsiyah bir maskeyle (hani şu eczanelerde satılanlardan) suyun içerisinde başka bir adam var. Ayağında palet yok ama iki metrelik suya dalıp çıkarak ağı mercanların çevresine yerleştiriyor ve gülümseyerek yanımdan geçiyor. On dakika kadar süre sonra sandaldaki ağ bitiyor ve sudaki adam aniden deli gibi çırpınmaya başlıyor yüzeyde. Ellerinin kollarını ayaklarını bedenini çarparak suya, balıkları panikletip sürüklüyor ağa doğru. Oldukça irice bir zargana balığı yakalandı bile ağa, bir tane dağa, iki üç tanede papağan balığı ağlara takılıverdi. Hiç beklemeden ağı toplamaya başlıyorlar, sudaki adam yarı dalarak, boyu yettiği yerde yürüyerek veya dalıp yürüyerek ağlar mercanlara iyice takılıp zarar görmeden zeminden kaldırılarak onlara yardım ediyor. Ağ, beş dakikada yeniden ahşap sandala toplandı bile, sandaldaki adam sırıkla yeni bir bölgeye yönlendiriyor, sudaki adam ise bir çırpıda atlıyor sandalın içerisine. Biraz ilerde daha ufak bir sandal daha var. İçerisinde küçük bir kız çocuğu ile, iyice sarılıp sarmalanmış sandaldan taşacakmış gibi duran bir kadın oturmakta. Yaklaşınca suda elinde demirden bir çengel olan kalınca mavi donlu yaşlıca bir adamın, dipten bir şeyler çıkarıp örgülü kocaman sepetine attığını görüyorum. Boyu aşan suda mercan tepelerine basarak, arada bir köpeğinki gibi ayaklarını zemine doğru çırparak, yüküyle zorlu bir şekilde ilerleyip, aradığı şeyi gördüğünde dalıp çıkarak ilerliyor. Zeminde topladıkları upuzun ince dikenli deniz kestaneleri, yaklaşık 100 tane var çuval büyüklüğündeki sepetinin içerisinde. Sandaldaki kadına verip sepeti beraberce çıkartıyorlar yukarı, sanırım yeterinde topladı. Küreği sandalın iki yanına koyup kestaneler için kesme tahtası yaratıyor kadın. Adamla konuşurken sürekli, palasıyla tek bir darbede kesip kestaneyi içindeki eti yanı başındaki kovaya fırlatıyor, sarı saçlı minik çocuk ise sandalın arkasında durmakta. Başı güzelce kıvrılmış göğe doğru kalkık bakan sandalın ucunda bağdaş kurmuş adam beni seyrederken, ben ise suyun içinden parıldayıp kamaşan güneş ışınların arasından palasıyla kadının içini ayıklayıp geri denize bıraktığı kestane dikenleriyle birlikte canlının çeşitli organlarının zemine doğru ağır ağır düşüşünü izliyorum.

Denize bu kadar yakışan başka bir topluluk daha bulabilir miyim diye?

 

Deniz Çingeneleri,

Denizle ilgili her konuya olan merakım gibi denizin etkilediği ve şekillendirdiği toplumlara olan ilgim nedeniyle Bajauları uzun zamandır merak ediyordum ve Magma ile onları ziyarete gitmeden önce açıkçası geleneksel denizel yaşam tarzı ve göçebe olarak yaşayan topluluklara ulaşabileceğim konusunda şüphelerim vardı. Oldukça uzun zaman alan bir araştırma süresi ve gezgin arkadaşlarımla yaptığım sohbetler sonrasında iki bölgeyi hedef olarak seçtim kendime Endonezya’nın Sulawesi adası ve Borneo’nun Tun Sakaran Milli Parkı. Bu bölgeleri seçmemdeki neden halen kıyısal yerleşime geçmemiş olan geleneksel olarak denizde yaşayan Bajaulara ulaşabilme ihtimalimin yüksek olması idi. Malezya yetkilileri ile yaptığım girişimler oldukça uzun sürünce, çevredeki adalardaki turistik tesislerde olmak üzere bulabildiğim her kişiye mesajlar atarak bilgi ve lojistik destek bulmaya çalışırken sonunda Dr. Oakley yardımıma yetişiverdi. Steve Tracc tesislerinin olduğu adada bana dalış ve kalış imkanı, Bajau’lara ulaşmak içinde tekne desteğini sağlayabileceğini belirtir belirtmez Magma’dan Selcen Küçüküstel ile yola çıktık. Moskova – Bangkok – Kuala Lumpur – Tawau kadar süren 2 günlük uzun ve yorucu yolculuktan sonra Selcen’den ayrılıp Semporna’ya vardım ama kıyıda beni götürecek tekne bulamadığım için orada bir gece kalmak zorunda kaldım. Bu kasabada geniş bir Bajau topluluğu olduğunu bilmem nedeniyle bunun kıyıda yerleşik köyleri ziyaret etmek için iyi bir işaret olduğunu düşünerek, hemen sokaklara attım kendimi. Deniz kıyısındaki kasaba otobüs garını andıran yapının çevresindeki bir adaya gitmeyi bekler gibi duran kalabalığın solunda denizdeki bolca plastik içeren yoğun pislik tabakası, yerde satılan balıkların ve çevreye saçılmış kokusu, çürümüş balık coşkusuyla arada koşuşturan kedi büyüklüğündeki fareler ve elinde Maşete ile yassı kocaman bir balığa girişen bir adam karşıladı beni.

 

Bu balıkta nedir! daha önce hiç görmedim ben bu balığı? Aman tanrım o bir Mantamı? 30 senelik deniz hayatımda daha canlısını görmeden bu ilahi yaratığın ölüsünü görmek varmış. Orada geçirdiğim 1 saatte 2 manta gitti ben bir şey yapamadan, yalnızca fotoğraflarını çekebildim zavallıların doğranmış yarı bedeninin. Kendimi toparlamam uzunca bir süre almıştı ki hemen sağ tarafta bir topluluk dikkatimi çekti. Denizde salınan bazıları tuhaf desenlerle kaplı ince ve zarif ahşap sandallar, içinde tüpler, ağlar, bidonlar arasında yüzleri beyaz boyayla kaplı kadın, minik kız ve oğlanlar ile kıyıda maaile ellerinde çekiçlerle hummalı bir çalışma içerisindeki 30 kişilik gruba yaklaşıverdim. Yaklaştığımda gördüm ki sahil, aslında bir sahil değil! Yüzbinlerce dikenli salyangoz, istiridye, deniz kestanesi, dev istiridyeden oluşan 2-3 metre kadar yükselmiş bir tepe adeta. Orada kaldığım süre boyunca çekiçlerle kabukları kırıp, seri hareketlerle içerisindeki yoğun sümüksü etleri kovlara attılar. Biraz yana doğru ilerlediğimde ise bu çabanın nedeni anlaşıldı, sahil boyunca dizili balık restoranları. Her restoranın içerisinde deniz suyu beslemeli en az 20 akvaryum ve içlerinde dolanan bin bir türlü deniz canlısı. Farklı türlerde orfoz, snapper balığı, deniz kestanesi, ıstakozlar, salyangozlar, yengeçler, deniz hıyarı ve hatta deniz kulakları. Akşam yemeği sırasında meraktan oturduğum en kalabalık restoranda gördüm ki, bu tüketim çeşitliliği tahmin ettiğim gibi geneli Tayvan, Çin, Hong Kong’dan gelen turistler içinmiş. Restoranların sahibi genellikle Çinliler, müşterilerin çoğunluğu Çinli ve deniz ürünleri taze ve canlı ve bunu sağlayanlar belli ki Bajaular. O gece benim için Semporna ekonomisinin ve Bajauların buna katkısının net özeti ortaya çıkmıştı.

 

Ertesi sabah erkenden karşı kıyıda gördüğüm ahşaptan bir deniz misali sahil boyunca tüm kıyıyı kaplayan sudan 2-3 metre boyunda sırıklarla yükseltilmiş Bajau yerleşim alanına gitmek için yola çıktım. Kıyıdaki ilk ev alanına girmemle çevredekilerin hemen dikkatini çektim. Beklemediğim bir şey değildi bu, turistler buraya uğramıyor, direk lüks tatil köyleri yada dalış resortlarına geçiş yapıyorlar, bu nedenle yerel halk evlerinin çevresinde gezinen yabancılara alışkın değil. Yaşlıca bir adam aradan gülerek laf atmaya, bozuk bir İngilizceyle ne yaptığımı sormaya başladı. Hepsi gülümsüyordu; ihtiyarlar, evlerin önünde koşturan çocuklar, modern tshirtler ve kot giymiş miskinlik yapan gençler. Bana laf atanlara gülerek karşılık vermekle meşgulken, deniz üzerindeki evlere ulaşmak için eğri büğrü tahtaların yan yana çakılmasından oluşan, incecik bir patika gibi uzanan köprüden geçerken aşağıya baktığımda gördüğüm organik, plastik ve metal çöplerden oluşan yığın beni şok etti. Kilometrelerce uzunluğunda tüm kıyı boyunca uzanan 200 metre genişliğindeki ahşap ev denizi ve altında bir çöp denizi. Güneydoğu Asya’daki plastik kirliliğini duymuştum, tanık olmuştum ama bu plastik denizi beni çok şaşırttı. Ahşap labirent patikalarda dolaşmaya başladım; evlerin bazıları rengarenk, bazısı ise araları ucuz alüminyumla dolgulu geniş kontrplaklarla kaplı ve hemen hepsinde yeni yıkanıp asılmış bolca çamaşır mevcut. Sağa sola kıvrılan dar sokak köprü patikalardan geçerken, bir anda yeniden denizle ve bulunduğunuz blokla bağlantısı olmayan ötede başka bir öbek ev bloğuyla karşılaşıyorsunuz. Evin verandasında dinlenen ihtiyar, banyodan yeni kaçmış gibi etrafta cıbıl cıbıl koşuşturan bıdıklar, plastik bir kovayı almış, çürük tahtalar arasında bateri çalan bir çocuk, normal manzaralar. Solda fosilleşmiş balina omurgasını hatırlatan enkaz teknelerin solundaki uzun ince patikayı aşınca gördüm ki aradıklarım işte oradaydılar; sandallarının yanı başında başlarına geçirdikleri kırmızı yada siyah kilotlu çoraplı banka soyguncusuna benzeyen, üzerlerinde güneşten solmuş kıyafetleriyle genç ve yaşlı adamlar. Hepsinde hummalı bir çalışma, iskele ile malzeme alışverişi, giden gelen kovalar, sandallar arasında arada dev bir bidonun içinde oynayan kız çocukları, ufak sandallardaki suyu boşaltanlar. Adamların hepsi yapılıydı ama ucu bir ok gibi sivri sandalının başında 50 yaşında görünen bir Bajau’nun vücudunun bir atleti andırması fazlaca dikkatimi çekti. Adaya gitmek üzere geri dönmem gerekiyordu, ahşap iskeleden geriye doğru gidip Semporna – Tawau yolu kenarından geri döndüm. Yol boyunca tezgahlarda işe ve alışverişe gidip gelen müşteriler için ayıklanan yazılı orkinos, baraküda gibi balıklar, ızgarada serilmiş pişirilen üzeri kömür olmuş snapperlar, papağan ve diğer resif balıkları. Dumanlar arasından adaya gitmek üzere yeni Semporna turist iskelesine giderken kendi kendime düşünüyordum, umarım Tun Sakaran Parkı çevresindeki köyle bu kadar etkilenmemiştir vahşi kapitalizmden.

 

Deniz göçebeleri olarak ta bilinen Bajaular yarı nomadik denizel bir yaşama sahip, geleneksel olarak yaşamlarını avladıkları deniz canlılarından elde eden oldukça dağınık yaşayan, barışçıl bir topluluk. Geleneksel olarak Filipinlerdeki Sulu takımadalarına ait olan Bajauların bir kısmı son 50 sene içerisinde Filipinlerdeki çatışmalardan ötürü Borneo ve Sulawesi gibi yakın adalara göç etmek zorunda kaldılar. Malezya’nın Borneo Adası oldukça dağınık olsalar da ikinci büyük Bajau nüfusunu barındırıyor ama, buna rağmen yaklaşık olarak 50 senedir iktidarda olan Malezya hükümeti tarafından tanınmıyorlar. Güneydoğu Asya’nın muazzam kıyıları, adaları ve denizleri kadar insanlar üzerinde de uygulanan yanlış ve çelişkili politikalardan nasibini almış. Bajau’larda istisna değil, aç gözlü palmiye yağı ve balıkçılık endüstrisi ile turizm ekonomisinin gelişiyle birlikte çoğunluğu Semporna gibi kasaba kıyı çevresinde kurdukları denizden yükseltilmiş ahşap köylerde yaşamaya itilmişler. Nesillerdir ufak çaplı deniz ürünleri ticareti yapan Bajaular yaşam tarzı açısından bazı gruplara ayrılmış vaziyetteler; denizdeki yaşamlarından ayrılmaya niyetli olmayanlar ise benim tanışmak istediklerim.

 

Sürat motoruyla 2 saat süren dalgalı bir yolculuktan sonra Pom Pom adasına varıyorum. Aşağı yukarı bir km uzunluğundaki tropik ada yemyeşil bitki örtüsü arasından sıyrılan upuzun palmiye ağaçları, bembeyaz geniş mercan plajı ve onu çevreleyen turkuaz suları ile Semporna’dan sonra benim için bir derin huzur gibi. Gönüllülerle tanışıyorum hemen, yirmili yaşlarda farklı ülkelerden gelmiş güler yüzlü gençler. Steve ile sohbet ediyoruz, ona soracak tonla sorum var!

 

Steve beni Miti, Celine Ong ve Peng Li ile tanıştırıyor, Miti Kalapuan Adası’ndaki Bajaular arasında Tracc’te ilk çalışmaya başlayan sandalcı. Ellili yaşlarda, eski bir balıkçı ve adadaki herkesi tanıyor. Peng Li, Kalapuan Adasındaki çocuklara her Pazar İngilizce dersi veriyor, Celine Ong ile birlikte adaya gelen Malezyalı gönüllülerden ve benim için çevirmenlik yapacaklar. Biraz sonra yeni tanıştığım adadaki dalış hocalarından biri olan Malezyalı Dong, adadaki polislerin üç adet ahşap sandalla Bajauların Pompom Adasına geldiğini anlatmaya çalışıyor, adadaki polisler bildirmiş ona da. Hemen bota atlıyoruz, Miti, Dong ve ben adanın kuzey ucundaki nispeten iyi durumdaki resiflerdeki en yakındaki sandala doğru gidiyoruz, çok heyecanlıyım, maviye boyanmış sandalın üzerinde Afrika’da minibüslerin üzerinde gördüklerime benzer ilginç desenler var, üzerinde biri hasır şapkalı, diğeri ise spor kıyafetli iki çocuk. Ahşap sandallarının arkasında motor yok! Nasıl gelmiş olabilirler adaya merak edip soruyorum. Arkasında motoru olan daha büyük bir sandal üçünü çekerek getirmiş buraya, tüm gün avlandıktan sonra onları almaya gelecekmiş. Biraz çekiniyorlar nerden geldiklerini anlatmak konusunda, aralarındaki kovada daha önce görmediğim türde küçük bir orfoz ve muhtemelen yem olarak kullandıkları minik renkli resif balıkları var. Uzak bir adada iyi balık olduğunu duydukları anda gidip canlı yem kullanarak olta avcılığı yapıyorlar orada. Zıpkınla avlanmıyorlarmış, avlanan Bajau’da tanımıyorlar, moralim bozuluyor. Zıpkınla avlanabilmek için tüfek yapmayı bilmek gerek. Adaya geri dönüyoruz, pek fazla bilgi alamadan.

 

Ertesi sabah geniş bir pus var her iki adanın da üzerinde, Miti, Celine ve ben Miti’nin dün gördüklerimizle aynı daha büyükçe sandalına atlayıp Kalapuan Adasına doğru yola çıkıyoruz. Yolda daha sonra Perahu adı verilen açılmış 1 metre karelik çapraz yelkenli, ahşaptan yapılmış fındık kabuğu boyutundaki sandalın içerisinde ellerinde minik kürekler bulunan iki adam beliriyor. Bizim adanın doğu tarafından Kalapuan’a geliyorlar. Adayı çevreleyen berrak mercan resifleri ve daha sonra deniz çayırlarından oluşan hafifçe sığlığın üzerinden geçiyoruz. Önce adadaki polise kendimizi bildirmemiz gerekli, bize silahlı bir koruma verecekler. Adaya her gelen beyaz için gerekli bir prosedür. Hükümet korsanların adalara gelen turistleri kaçırmasından çekiniyor. Filipinler tarafından gelen korsanlar için, etraftaki resortlardaki turistleri fidye amaçlı olarak kaçırmadan önce Kalapuan adası ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri bir üs görevi görmüş. Geçen sene Pompon Adasında bir turist öldürülmüş, bazıları Taywan’lı zengin bir kadını kaçıran ve sevgilisini öldüren korsanları kadının kocasının tutmuş olduğunu söylüyor ama konumuz bu değil. Arkamda m-16 tüfeği ve komple mühimmat ile dolaşan bu asker ben makinemle köyde gezinirken pekte sevimli değil!

 

Kalapuan’da ilk olarak Miti’nin eşi ve onun üç kız kardeşi ile tanışıyoruz, ailecek köydeki diğer evlerden daha büyükçe olan Miti’nin sahildeki evinde yaşıyorlar. Evlerinin önünde ahşaptan yapılma minik bir büfe, kızlardan ikisi sürekli bu büfede duruyor, Semporna’dan aldıkları paketlenmiş ıvır zıvırlar dışında sabun gibi malzemelerde satıyorlar. Ara sıra üstünde T-shirt altı, çıplak, altında yırtık bir şort üstü çıplak yada tümden cıbıl Bajau çocukları hem beni görmek için hem de büfeden torbada çay rengi bir suyla kaplı eriştelerini almak için geliyorlar. Ağızlarında pipet ellerinde erişte beni seyrederlerken Miti’nin karısı buz kalıbıyla çıkageliyor ve kardeşi buzu kovaya bir çeşit rende vasıtasıyla rendeliyor. Bu sıcakta, hazırlayan için zorlu geçen bir on beş dakika sonrasında, bir şurupla karıştırdıkları ve içinde mısırlar taneleri olan içeceklerimiz hazır. Köyde geziniyoruz, yaşlılar hariç istisnasız köyün tüm erkekleri sandal yapıyor. Her yer talaş parçası ve çekiç sesleri ile dolu. Bazısı elinde çekiç tahtaya çakıyor, bazısı ise kontrplakları ayağının altına almış tahta testeresiyle kesmekte. Adadaki her şeyi bu şekilde ahşaptan yapıyorlar, sıkı bir çalışmayla ev yapmak iki, tekne yapmak ise üç aylarını alıyor. Yapılan teknelerden ufak olanları balık avcılığı, zıpkın ve ağ atmak için kullanılıyor. Büyük tekneler ise taşımacılık ve insanları Sempornaya getirip götürmek için kullanılıyor.

 

Biraz sonra adadaki tek okulun öğretmeni Mirkinda ile karşılaşıyorum, beni evine davet ediyor, yüzüne bir karışım sürmekte olan annesi Minda’da verandada bağdaş kurmuş oturuyor. Ne sürdüğünü soruyorum, Mirkinda beni evin hemen önündeki yeşillikler arasında bir bitkiye doğru toplamaya götürüyor. Topladığımız bitkinin yapraklarını havanda pirinç taneleri ile birlikte yaklaşık 1-2 dk kadar dövüyor. Havan tokmağının altında ezilmiş karışımı annesinin yüzüne sürmeye başlıyor. Minda’nın ananesi Hajija arkada oturmuş bizi seyrediyor bu sırada. Mirkinda’nın yüzüne sürdükleri bu karışım kurumaya başlayınca renk ortaya çıkmaya başlıyor. Eğer yapraklardan az miktarda koyarlarsa daha beyaz çok koyarlarsa renk daha yeşil oluyormuş. Minda el yapımı oldukça güzel bir yelpazeyi yaklaşık olarak otuz dakika yelleyerek yüzündeki, sürdüğü karışımın kurumasını kolaylaştırıyor. Kuruttuktan sonra daha önceden hazırladıkları beyazlatıcı katı bir maddeyi suyla karıştırıp yüzüne sürüyor. Yüzünde gözler ve burun hariç hiçbir açık yer kalmayacak şekilde tüm yüzüne uyguluyor. Bu karışım yüzdeki son rengin daha beyaz ve yoğun görünmesini sağlıyor. Bu uygulamayı kadınlar her gün yapıyorlar, erkek ile kadın evlendiğinde ikisi de sürüyormuş bu karışımı. Bu arada Minda’nın kızları Yesa ve Yulanda geliyor koşturarak eve, dört jenerasyon Bajau kadını yanımda. Bajaular her sene yinelenen Kanduri adında bir festivale katılmak için tüm köy en güzel kıyafetlerini giyip tekneleri biniyor ve festivali hazırlayan adadaki köye doğru yola çıkıyorlar. Bu festivalde oldukça güzel bir ziyafet hazırlanıyormuş hatta tavuk bile oluyormuş yemekleri arasında. Bazen misafir köye hoş geldin demek için, yemekleri birbirilerine fırlatıyorlarmış festival sırasında.

 

Yandaki eve geçiyorum, ellerinde zıpkınlarıyla başlarına kadın çorabı, bacaklarına kadın taytı geçirmiş iki Bajau erkeği oturmakta verandada. Koşturup yanlarına fotoğraf çekmeye başlıyorum, önümde çıplak bir çocuk içeri giriyor, içeride bir örtüye sarınmış güzelce bir kadın yüzüne bir şeyler sürüyor. Gülümsüyor zıpkıncılar fotoğraf çekerken, daha soru sormaya fırsat kalmadan ayaklanıp adanın diğer ucuna gidiyorlar ellerinde zıpkın komik taytlı çıplak ayaklı Bajaular. Arkalarından gitsem mi, makinemi zamanında hazırlayabilir miyim diye düşünürken Miti yanaşıyor yanında ellili yaşlarda gülümseyen, yakışıklı, incecik bir adamla ve beni Beldini ile tanıştırıyor.

 

Beldini (Batini Binjayman)

Beldini’ye yaşını sorduğumda;

‘Burada yeterince bulundum ve hep zıpkınla balık avlamaya giderim. Zıpkınla avcılığı 20 seneden fazladır yapmaktayım. Hayatım boyunca başka bir işim yok ve yapmadım, bu benim bütün yaşamım.’ cevabını veriyor. Beldini’nin gelgit sularını beklediğini ve bir saat sonra ava gideceğini öğreniyorum ve onunla gelmek için izin istiyorum, kabul ediyor ama sandalını gösteriyor, bizde Miti’nin daha büyükçe sandalını kullanıyoruz ona eşlik etmek için. Minik sandal içerisinde 10 yaşındaki yeğeni Jong li ile birlikte yavaşça mercan resif çizgisine doğru kürek çekişlerini izliyorum. Sayıları gün geçtikçe artan balıkçılar nedeniyle, yirmi sene öncesine göre ada çevresindeki balık miktarı çok azalmış. Semporna limanında iki gün önce gördüğüm çevresi projektörle çevrili büyük balıkçı tekneleri geceleri avlanıyor, avlandıkları yerlere devasa ağlarını seriyorlar bu nedenle de adadaki avcılar eskiye kıyasla yeterince balık bulamıyor.

 

Beldini, ‘Tüm büyük balıklar zaten bu tekneler tarafından avlanıyor. Ama ne yapabiliriz ki bu konuda?’

 

El yapımı zıpkınını gerip dalışa geçiyor, önce yukarıdan izliyorum dalış stilini anlamak için. Deniz yüzeyinde ilerlerken çok fazla enerji sarf ediyor, sürekli ayaklarını çırpıyor. Aniden aşağıya doğru dalıyor, dibe doğru yine fazlaca ayak çırparak ilerleyerek uygun av arıyor. Bende küçükken avcılık yaptığım için biliyorum, bu şekilde palet kullanmadan elinde zıpkınla inmek oldukça yorucu. İlk balığı vurdu bile, yukarı çıktığında görüyorum, uzun yüzgeçleriyle şahane bir melek balığı, yüzeye çıkar çıkmaz balığı zıpkının kabzasıyla vurup öldürüyor ve sandalın içerisine atıyor. Balığı öldürmezse av sırasında bir buçuk metre boyunda ve 30 cm yüksekliğindeki oyma sandalda çırpınırken denize düşebilir. Eskiden babasıyla beraber gidermiş balık avlamak için. Denizle ilgili ne biliyorsa babasından öğrenmiş.

Beldini, ‘Her zaman babamla birlikte giderdik avlanmaya ama babam 20 sene önce öldü ve onun yerine ben avlanmaya başladım aileye yemek getirebilmek için.’

 

Balığı sandala atar atmaz çabucak nefes alışını düzenleyip, yeni bir balık bulmak için yeniden dalışa geçiyor. Bu sefer bende dalıyorum arkasından. Tüm ailesini besleyebilmek için günlük olarak yirmi ila otuz arası balık vurması gerekiyor. Masa kadar geniş bir mercanın altına doğru doğrultup zıpkınlıyor, bir kıyamet kopuyor zeminde, kumlar kalkıyor, bulanmış suların arasında yüzeye doğru yükselirken zıpkının ucunda deli gibi çırpınan kocaman bir mavi noktalı vatoz olduğunu görüyorum. Balığı bayıltıp sandalın içerisine bırakıyor. Jong li’ye bakıyorum yeniden dalışa geçen amcasının peşinden kürek çekerek geliyor. Benim fotoğrafını çektiğimi görünce oda sandaldan suya atlıyor maskesiz. Bir elinde sandalın ipi nasıl iyi bir dalgıç olduğunu göstermek için dipte mercanların üzerinde türlü hareketler sergiliyor. Bajau çocukları 6-7 yaşlarında kendi oltalarını yapıp başlıyorlar balık avlamaya. Köyün çevresindeki gelgit sularında tüm gün deniz canlılarıyla oynuyor, avcılara eşlik ediyorlar. 2001 senesinde yayınlana bir araştırmaya göre Bajau çocukları Avrupalı yaşıtlarına göre sualtında %50 oranında daha iyi bir görüşe sahip, haftalar süren bir çalışmayla dalış esnasında gözbebeklerini kısarak daha iyi bir görüşe sahip olabiliyorlar. Buda onların deniz hıyarı deniz kestanesi, dikenli salyangoz, ıstakoz gibi avları bulmasını kolaylaştırıyor.

 

Aşağıda yine bir mücadele, Beldini zıpkının bırakıp yukarı yükseliyor, iki çabuk nefes alıp dalışa geçiyor yeniden, ben ise 2-3 dalışta bir eşlik ediyorum ona, nefesi tam düzenlemeden takip etmek güç. 50 saniye süren bir mücadele sonunda mercanın altından kocaman dikenli bir top halini almış balon balığı beliveriyor. Beldini bu şekilde yeterli balık avlayıncaya kadar tekrar eden dalışlar yapıyor. Artık yorulduğumu hissettiğinde veya çok üşüdüğünde ise sudan çıkıp köye geri dönüyor. Ancak bazen hava şartları kötü olduğunda el yapımı sandalıyla avlandığı noktalara gidemiyor. Bu zamanlarda ise alçak gelgit anını bekleyip gelgit suları yeterince çekildiğinde yürüyerek ada sahanlığına gidiyor balık, ahtapot ve avlanmak ve istiridye bulabilmek için. Elli dakika kadar süren yaklaşık yüz dalıştan sonra, sandalda 6-7 kilo balık var, ben yaklaşık kırk kadar dalış yapıyorum, ağzımın içerisinde bir kilo tuz yalamış hissi var ve oldukça susadım ve yoruldum. Köye dönüyoruz, merak ediyorum on metreden daha derine iniyor muydu acaba diye. Eskiden daha derinlerde avlanırmış ve Akdeniz’deki dalgıçlar gibi derine hızlıca gidebilmek için ağırlık ve ip kullanıyormuş.

 

Beldini ‘Bir gün derinlere indiğimde balık bulmak için ilerlerken karşıma epey büyük bir fulya balığı (eagle ray) çıktı. Bana bakarak ters tarafa doğru yüzerken vücuduma bağlı ipe takıldı ve panikledi. Takıldığı ipten korkup kaçmaya çalışırken bana bağlı ipin direnciyle karşılaşınca çevremde dönmeye başladı. Fulya balığının sürülediği ip iyice dolanmaya başladı gövdeme ve beni de etrafımda dolanarak derinlere doğru sürüklemeye başladı. Ciğerlerimdeki havam oldukça azalmıştı ve bende balık gibi panikledim. Yüzeye çıkabilmek için çılgınca hareket edip ipten kurtulmaya çalışırken bir yandan da çırpınan balığın beni derinlere çekmesini engellemeye çalıştım. Uzun bir mücadele sonunda tam havam bitmek üzereyken balığın çekiştirdiği ipten kurtuldum ve deli gibi çırpınarak yüzeye çıktım. Fulya balığı beni biraz daha çekseydi veya vücuduma bağlı ipten kurtulmaya beceremeseydim o gün orada boğulacaktım. Yaşadığım bu olaydan sonra derine dalmayı bıraktım çünkü güvenli değil. Artık daha sığ yerlerde dalış yapıyorum.’

 

Derinlik ne kadar diye sorduğumda 3o metre diye cevaplıyor. Miti’nin evine göre çok daha mütevazi olan evinin verandasında sohbet ediyoruz. Arkasında evin çıplak bebeleri geziniyor. Anlatırken yüzünde güzel bir gülümseme var, üzerinde çiçek desenleri olan bir kıyafet giymiş. Gömleğinin altında karın kasları görünüyor, elli yaşındaki bu adam yaşına göre inanılmaz kaslı ve şaşırtıcı şekilde ince, bir gram bile yağ yok bedeninde. Babası gibi zıpkın avcısı olan amcası bir gün avlanırken köpekbalığı tarafından kötü bir şekilde bacağından ısırılmış. Derine dalarken bellerine veya omuzlarına bağlı bir ip ile daldıklarından, köpekbalığı saldırısı sırasında yukarıda botta bulunan arkadaşı bir şeylerin ters gittiğini anlayıp amcasını aşağıdan yukarı çekmiş. Amcası bu olay sonrasında bir bacağını kaybetmiş. Köpekbalığının türünü sorduğumda görmedikleri için bilemiyorlar. Köpekbalığının boyutunu sorduğumda ise oldukça büyük olduğunu belirtiyor. Bu olayı anlatırken yüzü kederleniyor ve anlatmaya başlıyor. (önce konuşurken gülümseyerek anlattığı gibi değil bu sefer, yüzünde ciddi bir ifadeyle uzak bir zamana bakar gibi anlatıyor). Daha başka bir ifade var yüzünde Bajau dilini anlayamıyorum ama anlattığı hikayenin çocukken onun üzerinde büyük bir etki yarattığını rahatlıkla anlayabiliyorum.) Arkada eşi ve muhtemelen akrabası bir gözü kör olan bir kız oturuyor gülümseyerek ve gururla dinliyorlar anlattıklarını.

 

Köpekbalığının saldırdığı yeri anlatırken bacağının üst kısmını iki eliyle kavrayarak gösteriyor. Arkada oturan kadınlar gülümseyerek bir şeyler söylüyorlar ona ama Bellini hiç gülümsemiyor ve ciddi bir şekilde anlatmaya devam ediyor. Amcasının nerede olduğunu soruyorum; öldüğünü söylüyorlar. Olaydan 15 gün sonra ölmüş. Bu tarz bir durumla nasıl başa çıkacaklarını bilmediklerinden ve hastaneye götüremedikleri için ölmüş.

 

Köyde derine inebilen çok av yapan zıpkın avcıları oldukça saygı görüyor, iyi avcılar aynı zamanda iyi bir zıpkın imalatçısı. Avladıkları balık az ise kendi ailesi içerisinde tüketiliyor ama avlanan balık yeterliyse tüm köy ile paylaşılıyor balıklar. Eski günlerde köpekbalığı ve mantada avlarlarmış ama artık neredeyse hiç rastlamıyorlar bu canlılara. Kalapuan adasına yaklaşık 45 dakika mesafedeki Mantabuan adası (Manta Adasi) 20 sene önce mantalarla doluymuş. Burada yaklaşık 50 kadar bir mantadan oluşan ve hep burada dolaşan bir sürü, çeşitli köpekbalıkları eşlik edermiş onlara dalışlar sırasında. Günümüzde ne bir manta ne de köpekbalığı kalmış bu adada. Bu adadaki tüm mantalar ve köpekbalıklarının tamamı yenmiş. Geleneksel Çin tıbbı mantaların solungaçlarının şifalı olduğuna inanmakta ve mantalar genel olarak yüksek fiyatlarla ilaç üretimi için Çine satılıyor, geriye kalan kilogramı 1 dolardan ucuz olan et ise halk tarafından tüketiliyor. Köpekbalıkları ise tüm Güneydoğu Asya’nın sorunu. Burada artık köpekbalığı görmek imkânsız. Tüm köpekbalıkları Çin’de oldukça lezzetli sayılan ve rağbet gören geleneksek köpekbalığı yüzgeci çorbası için avlanıyor. Genellikle etleri tüketilmiyor (etlerinin amonyak seviyesi oldukça fazla) yüzgeç kesilip geri kalan balık denize geri atılıyor. Restoranlarda satılan etlerin bazıları da insanlar bilmese de köpekbalığı eti.

Beldini’nin oğlunun Tracc tesislerinde çalıştığını öğreniyorum, Miti beni Palten ile tanıştırıyor. Pompom Adası’nda insanın tüm işini gücünü bırakmaya zorlayıp bir saat boyunca seyretmeye mecbur bırakan gün batımının ardından yavaşça gece çökerken salıncakta sallanan Palten’e sorular soruyorum;

 

Öğrendiğime göre tüm Bajaular arasındaki en iyi avcı bir süre önce ölen Asanganmış, onun sualtında yaşayabildiğine inanıyorlar, solungaçları varmış ve köpekbalığının gidebildiği derinliğe kadar gidebilirmiş. Palten köyün en iyi dalgıçlarından biri olduğunu söylüyor, yirmi üç yaşında olmasına rağmen balık avlama metotlarının hepsini bildiğini anlatıyor bana. Balık avlamaya, 15 sene önce 8 yaşında başlamış, Kalapuan Adası’nda kullanılan toplam kırk dört adet balık avlama tekniği kullandıklarından bahsediyor. Bunların arasından yirmiye yakını ağ kullanarak balık avlama, yedisi ise zıpkınla avcılık metodu. Bunların dışında, gelgit sularında sıkışmış balıkları el ile yakalamak, karides ve ıstakoz için kullanılan kapanlar ve mantis karidesi avlamak için özel bir yöntem olan Sahat kapanı tekniği, kompresör yardımıyla dalış ve dinamitle avcılıkta yer alıyor.

 

Ahtapot yakalamak için yalancı ahtapot kullanıyorlar, yemi ahtapotun yanına yerleştirip, ahtapot yemi kapınca yüzeye doğru çekiyorlar. Palten’in anlattığına göre, dişi ahtapotun kollarında küçük, erkek ahtapotta ise kocaman vantuzlar vardır. Eğer ahtapot hamile ise mantosu içerisindeki yumurtalardan ötürü başı daha iridir. Sübye avlamak için ise dibe dalıp yumurtaları arıyorlar. Palten sübyelerin her zaman aynı yere yumurta bıraktığını anlatıyor, yumurtaları bıraktıktan hemen sonra yetişkin sübyeler birkaç gün korumak için kalıyorlar. Yavruların yumurtalardan çıkış zamanında ise birçok mürekkep balığı yumurtalarının başına dönüyor. Bu gelenlerin arasında oldukça büyükleri var ve Bajau’larda tam da bu dönemde avlıyorlar onları.

 

Büyük bir balık sürüsü gördüklerinde geneli yüz metre uzunluğunda olan ağları birleştirerek bir kilometre uzunluğunda bir ağ hazırlayıp hızlıca sürüyü çeviriyorlar. Gelgit suları çekilip sular sığlaşınca balık çevresinde bir çember oluşturarak kıstırıyorlar balıkları ve hep birlikte çemberi daraltarak topluyorlar balıkları. Eğer sığ derinlikte avlanılacaksa ağ kullanıyorlar ancak av bölgesi derinse ve çevresinde çok fazla mercan bulunmaktaysa bu sefer dinamit kullanıyorlar. Ağları genellikle açık denizde veya kumul bölgelerde kullanıyorlar. Eğer bulundukları noktada büyük bir balık sürüsüne rastlarlarsa ve bölgede fazlaca mercan bulunmaktaysa, ağlara zarar vereceği için bir gün sonra dinamitle dönüp balıkları avlıyorlar. Dinamitle avcılık balıkçılar için en kolay yöntem, bu şekilde yüzeyden göremediğin balıkları bile avlayabiliyorsun ve ağlar zarar görmüyor.

 

Palten’e sorular soruyorum;

Burada çalışmaya başlamadan önce dinamitle avcılığın etkisini biliyor muydun?

Palten: Evet kırıyorlar

Bunun problem olduğunu düşünüyor musun?

Palten: Hayır, mercanlar bizim için kullanılır değil, yararsız.

Neden Tracc’te çalışıyorsun?

Geçen sene 2015 Haziranda başladım burada çalışmaya. Kalapuan adasına yakın olduğu için ve diğer işlere göre daha kolay olduğu için burada çalışmayı seviyorum. Daha önce Kota Kinabalu’da inşaatta çalıştım, evden uzaktaydı, deniz yaşamını seviyorum ve şehirde çalışırken mutlaka deniz kenarına gidip seyrederdim. Miti onunla çalışıp şişe resifleri atmaya ücret karşılığı yardım etmesini söylediğinde kabul ettim. Merak etmiş niye bunları denize atıyorlar diye, sorduğunda ise sen sadece bunları denize at demiş o gün.

 

Şimdi öğrendin mi yapay resiflerin neden denize yerleştirildiğini?

Palten: Daha çok mercan, daha fazla balık. Balıkların gizlenmek ve uyumak için yerleri olsun diye

Burada çalışmaya başladıktan sonar görüşlerin değişti mi ?

Palten: Burada beraber çalıştığım insanlar denizi çok seviyor, onlarla dalışlar yapıyorum. Daha önceleri denizde nelerin olduğu beni ilgilendirmiyordu, şimdiyse fark ediyorum, çok güzel ve ilginç canlılar var. Farklı canlılar gördükçe daha fazla ilgimi çekiyor sualtı ve ne zaman dalış yapsam farklı canlılarla karşılaşıyorum.

 

Sence neden korunmaları mercanlar

Palten: Burada Okyanusta çok güzel canlılar var, avlayabileceğimiz bir çokta balık var, ama balık yoksa yemekte yok.

Burada yaşadıklarını , çalışmalarını evdekilere anlatıyormusun?

Palten: Buraya ailemi dalışa getirip göstermek isterim yaptıklarımızı ve tüm bu güzellikleri

 

İleriye dönük planların varmı?

Traac’te çalışan bir Divemaster olmak istiyorum. Ailemde bunu yapabilir, restorasyon işi güzel, hayatlarını kolaylaştırabilir. Şimdi yalnızca hikayelerini anlatıyorum ama onlara gösterebilsem daha iyi anlarlar.

 

Yeniden dinamit avcılığı yapar mısın?

Palten: Burada eğer hayat şartları zorlaşırsa ailemi doyurmak için her şeyi yaparım, dinamitle avcılık bile yaparım. Ama burada çalıştığımdan beri balıkçılığa dönmek istemiyorum çünkü balık az ve onları avlamak güç.

İki gün sonra Miti ile birlikte Tun Sakaran Milli Parkındaki en büyük ada olan Bohey Dulang Adasına doğru yol alıyoruz. Adanın çevresi upuzun kilometrelerce ilerleyen genişçe bir mercan sahanlığıyla çevrili. Mantabuan Adası’nın yanından geçiyoruz, keşke yirmi sene önce gelebilseydim buralara, mantaları görmek isterdim diye düşlüyorum, Semporna’daki adamın doğradığı kanlar içindeki mantalar gözümün önünden gitmiyor. Adaya yaklaşırken Bohey Dulang Adası’nın dağlı coğrafik yapısı ve her yandan fışkıran yemyeşil tropik bitki örtüsü karşılıyor uzaktan bizleri. Ada ince bir kanal ve adaları çevreleyen mangrove ormanlarıyla Bodgaya adasından ayrılıyor. Mangrove ormanları tropik denizlerdeki en önemli ekosistemlerden biri. Kıyıları bir sarmal gibi kaplayan bol yapraklı, dallı, geniş köklü yapısıyla hem yavru balıklar hem de kuşlar için bir sığınak adeta. Miti’yi upuzun enfes palmiye ağaçlarıyla kaplı doğu sahilinde bırakıp, kanomla adanın kuzeyine doğru bu mangrove ormanlarının yanı başında denizden yükselttikleri Bungalovlarda yaşayan Bajau deniz köyünü ziyaret etmek için kürek çekiyorum. Köyde denizden yükseltilmiş 15 kadar ev bulunmakta, evlerin damı ve zemini Hindistan cevizi ve palmiye ağaçlarından elde edilen yapraklar ve liflerle kaplanmış, duvarlar ise adadaki ağaçlardan kesilmiş. Evler arasında giden gelen minik kayıklar ve içlerinde çocuklar var. Köyden biraz uzaktaki verandasında rengarenk çamaşırlar asılı bir ev dikkatimi çekiyor, ağları tamir eden bir balıkçının silueti beni çekiyor sanırım, o tarafa yöneliyorum. Denizden ipler yardımıyla yükseltilmiş bir sandal, denizde ayrıca daha ufak oyma bir sandal ve evin temeli sırıkların arasına gerilmiş bir ağ. Ne yapıyorlar acaba bu ağla? Bajuların canlı avladıkları bazı balıkları semirtmek için böyle tuzaklar yaptıklarını görmüştüm ama evin tam altında olması çok ilginç. Mangrove ormanları ve hemen önündeki denizi rengi nefes kesiyor, evleri denizden görüntülemek için, suya giriyorum, birde evlerin arkasındaki tenekeden kulübelerin tuvalet olduğunu ve ne yapılırsa denize indiğini bilmesem çok iyi olacak! Mümkün mertebe akıntıya bakıp ters taraftan çekiyorum fotoğrafları. Diğer evlere yaklaşıyorum, evlerin penceresindeki çocuklar bana el sallıyor, karşılıklı gülüşüyoruz. Evlerin arasında sürekli bir faaliyet var, denizden yükselen merdivenlerden inip çıkan kadınlar, sandallarla kap kacak taşıyan adamlar, balığa gidenler, balıktan dönenler, veranda da oturmuş yüzleri beyaz boyalı kadınlar, hepsi bana bakıyor. Selam verip denizden fotoğraf çekiyorum, çocuklar el sallıyor. Kanoma binip kıyıya gidiyorum, mangroveların arasına gizlenmiş bir sandalda üç balıkçı ayak parmaklarıyla sıkıştırıp yükselttikleri ağları onarıyor. Biraz geride kıyıdaki boşlukta kepçe kulaklı bir çocuk minicik oyma sandalını bir cisimle ovalayıp sandalın altına üstüne su fışkırtıyor. O sandalın altını temizliyor bense onu çekiyorum, arada kamerama su fırlatıp gülüyor, beraberce gülüyoruz. Aniden bir hareketlenme oluyor ve kıyıdaki çocuklar sandallarına binip telaş içinde evlere doğru kürek çekiyorlar. Bende takip ediyorum onları, bir sürat teknesi yanaşıyor, içerisindeki Çinli turistler, fotoğraf çekip ellerindeki markette alınmış ıvır zıvırı veriyorlar çocuklara, biraz önce evin önünde ayaklarını uzatmış gördüğüm genç bile gitmiş yanlarına, canım sıkılıyor, ihanete uğramış hissediyorum. Çinli turistler ayrılırken köyde yaşam tersine dönüyor ben ise sudan çıkıp oradan uzaklaşmak istiyorum. Bohey Dulang Adası, dev istiridyesi ve deniz omurgasızları yetiştirme havuzluları, adaları çevreleyen mercan resifleri ve Bajau köyleri ile en çokta tepeye çıktığınızda karşılaştığınız inanılmaz manzarası ile oldukça fazla turist çekiyor. Burada yaşayan Bajaular deniz üzerinde bir hayat sergilese de, Semporna Bajaularına göre yaşam şekilleri daha az etkilenmiş olsa da gelen turistlerden etkileniyorlar, en fazla fotoğraflanan da onlar.

 

Kalapuan Adası’na geri dönüyoruz, Miti beni evine davet ediyor, Bohey Dulangdakilere göre oldukça büyük, diğer adadakiler tek odalı basit yapılar. Nefis bir yemek sunuyor Mitinin eşi bize. Sohbet esnasında öğreniyorum ki on dört yaşındaki en küçük kız kardeşi köyün en iyi dansçısıymış. Yemekten bir saat sonra geleneksel kıyafetleri üzerinde hazırlanmış utanarak geliyor yanımıza, ablası gülüyor kapının yanı başında. Evin önünde bize dönük dans etmeye başlıyor Güney Doğu Asya’ya özgü kıvrak ayak ve el figürleriyle, müzik oldukça hızlı ve komik, hareketleri ve yüzü ciddi. Daireler çizerken kolları, ellerinin ayası hep bize dönük, parmaklar açık ve çarpık, ileri geri atımlar yapıyor elleri. Arada sırada utanıp gülümsemeye başlıyor ama hemen toparlanıp ciddileşiyor yeniden, kalçası sürekli sağa sola hareket ederken, arada sırada bedenini dizlerden bükerek bir yana doğru aşağıya eğiyor. Dans bitiminde süratle içeri kaçıyor utanarak. Sabah erkenden köyü dolaşıyoruz, her evden uzanan ince ve uzun eğri büğrü köprülerden gidip gelen genç kızlar kafalarında bidonlarla su taşıyorlar sandallara. Köyün suyu kuyularda toplanan yağmur sularından ve adanın altındaki biraz tuzlu yeraltı suyundan ibaret. Evlerini denize kuranlar, yalnızca bu suya ulaşmak ve özel törenler için ayak basıyorlar adaya. Köyü geziyorum, güneşten açılmış sarı saçlarıyla çocuklar oynaşıyor. Şapşal şapşal bakarken bazısı kameraya, bazılarında ise bir göz hastalığının olduğunu fark ediyorum. Evlerin altına kurlummuş gölgeliklerde dinlenen yaşlı kadın ve adamlar var. Çevremdeki çocuklar koşuştururken geniş bir halat yığınının üstüne atlayıp oynaşıyorlar. Köyün sonuna doğru kapkara cıbıl bir çocuk timini fark ediyorum. Ellerine geçirdikleri yatay genişçe bir şeylerin üzerinde kızağa binmiş gibi sığ suda kayıp duruyorlar, onlara doğru ilerleyince korkup kaçıyorlar. Takip ediyorum, anlıyorum ki bunlar tekne evlerde yaşayan Bajau çocukları. Bu Bajaular insanlarla temastan korkuyorlar, polis tarafından Borneo’dan atılıp Filipinler’e gönderilmekten çekiniyorlar. Denizin ortasındaki çekilmiş sularda bir kadın evin altındaki suları temizliyor. Tekne evlerden birine doğru yöneliyorum, evin penceresinden bana bakan iki çocuk ve yüzü boyalı bir kadın gülümsüyor. İnce uzun teknenin boyu 7 metre kadar, içerisi tıklım tıklım kap kacak, örtü ve bilumum ıvır zıvır dolu. Nasıl yaşanır bunun içinde? Bu tekne evler hiç bir zaman bir süreden fazla bir yerde kalmıyor. Deniz ürünlerin bolluğuna, polislerin çevredeki varlığına göre keyiflerince dolanıyorlar Celebes Denizindeki geniş alana yayılmış ufak adalar arasında. Bu Bajaular devam ettiriyor tam olarak eski yaşam şekillerini.

 

Evlerin arasında ara ara yayılmış deniz kabuğu tepecikleri var, hepsini tüketmişler belli ki. Tekne evlerin arasından yüzü beyaz boyalı bir genç kız geçiyor. Islanmasın diye hafifçe eteklerini kaldırmış, zarif bir Flamenko dansçısını andırıyor bana. Suların arasında ellerinde kovalarla dolanan çocuklar arasında bir avcı dikkatimi çekiyor, bir elinde bir pala diğer elinde kuyruğundan kavradığı 7 kg kadar gelen kocaman bir balığın kalın pullarını ayıklıyor, yanı başında yüzü boyalı genç güzelce bir kız duruyor. Denize doğru en uzakta yapılmış eve doğru baktığımda çığlık çığlığa gülüşüp bağrışan cıbıl mı cıbıl üç silahşörler ellerinde kendi yapımları komik oltaları, kaç diş varsa artık ağızlarında hepsi ortada, mırıldanıp bana sallıyorlar oltalarını.

  




Leave a Reply

Your email address will not be published.

*

error: Content is protected !!