Bakalım bu belgesel lüferi kurtaracak mı?

“Bir belgesel, bir balığın soyunu kurtarabilir mi?” mottosunu taşıyan “Lüfer” belgeselinin yönetmeni Mert Gökalp “Bu balığın sembollüğünde tehlike altında olan birçok balığa dikkat çekmek istedim. Faydası olacak mı, hep birlikte göreceğiz” diyor.

Murat Öztekin

Otla sallayan insanlardan usta balıkçılara, lezzet tutkunlarından edebiyatçılara kadar asırlardır bu topraklarda herkesin gözdesi olmuş bir balık lüfer… Âdeta İstanbul’la özdeşleşen bu balığın soyu günümüzde hiç olmadığı kadar tehlike altında. Lüferin hikâyesi ve son yıllarda maruz kaldığı işte bu talan, bir belgesele mevzu oldu. Yönetmen Mert Gökalp, su altında ve su üstünde yaptığı 600 saatlik çekimler neticesinde “Lüfer” isimli dokümanter eseri meydana getirdi. Seyircisine Marmara kıyılarında geçen hüzünlü ‘hikâyeler’ anlatan eser, Ankara Uluslararası Film Festivali’nde de ‘En İyi Belgesel’ dalında ikincilik aldı. Biz de Mert Gökalp’le “Lüfer”i konuştuk…
Deniz tutkusu olan bir belgeselcisiniz sanırım…
Buna tutku denilebilir mi bilmiyorum ama 6-7 yaşlarımdan beri denize ve su altında yaşayan canlılara karşı büyük bir alakam var. Yazları yaşadığım merakla başlayan bu ilgi, bir şekilde fotoğrafçılık ve belgeselcilikle mesleğimin içerisine girdi. Merak bir şekilde işe dönüşmüş oldu.
HERKESİN BALIĞI KENDİNE
Lüfere gelecek olursak, bu balığın bizim için manası sadece yemek olması mı? 

Lüfer bizim için çok özel bir balık. Bu balığın Türkiye topraklarında yaşayan insanlar için farklı farklı manaları var. Oltacısı tarafından yeme gelmeyen, nazlı bir balık olduğu için rağbet görüyor. Balıkseverleri tadı ve rayihasıyla kendisine çekiyor. Su altı fotoğrafçılarınca, güzelliği ve vahşiliğiyle seviliyor. Yazar ve çizerleri de efsanevî hikâyeleriyle cezbediyor.
Peki, bir balığı dokümanter sinemaya aktarmak fikri nereden çıktı?
Lüferi çekmeden önce de su altında çekimler yapıyordum. Ama bu belgesel fikri dayımdan geldi. Bana lüferin belgeselini çekebileceğimi söylediğinde, önce çok yapılabilir bulmadım doğrusu. Çünkü lüfer, büyük sürüler hâlinde göç eden, çok hızlı bir balık. Tabii bir de çok sert avcılığa maruz kalıyor. Bunu çekebilmek kolay bir şey değil. Dolayısıyla bu teknik zorluklar ilk başta gözümü korkuttu. Fakat daha sonra Greenpeace’in içerisinde yer alınca, denizlerimizdeki balıkların ne denli tehlike altında olduğunu daha iyi gördüm. Ardından bu belgeseli çekmem gerektiğine karar verdim ve işe başladım.
25 MİLYON İNSANIN HİKÂYESİ
Tam olarak ne anlatıyorsunuz bu belgesel filmde?

Aslında lüfer balığı bir sembol. Çok fazla insanın değer verdiği ve yok olmaya başlayan bu balığın sembollüğünde Beykoz’un kalkanı, Marmara Denizi’nin uskumrusu gibi tehlike altında olan birçok balığa ve tahrip edilen çevreye dikkat çekmek istedim. Maksadım Marmara Denizi etrafındaki 25 milyon insanın yaşayışı, sanayisi ve tarımcılığıyla tabiata neler yaptığını gösterebilmekti. İnsanların balık almaya gittiklerinde yaptıkları seçimleri de sorgulamalarını istedim. Yavru balık almayan tüketiciler yoluyla, karar vericilere baskı yaparak denizlerimizi kurtarabiliriz diye düşündüm.
Bunca insani problem dururken neden bir balık?
Evet, savaşlar, zulümler ve açlık gibi insanoğlunun başında büyük sıkıntılar var. Ancak kapitalist sistemde insan kadar, hayvanlar ve çevre de problem yaşıyor. Biz hep insani sıkıntılarla ilgileniyoruz. Yemek ve barınma en temel ihtiyaçlarımız fakat biz bunu abartmış durumdayız. Çevreye negatif tesirimiz inanılmaz boyutlarda. Bunu göstermek lazımdı.

İnsanoğlunun bir hududu yok

Nedir bu balıkla derdimiz?
Aslında derdimiz kendimizle… Sömürmek ve yok etmek bizim işimiz. Ne karada ne denizde insanoğlunun bir hududu yok.
Eseriniz “Bir belgesel bir balığın soyunu kurtarabilir mi?” mottosunu taşıyor. Bu mümkün mü hakikaten?
Bu lafın oldukça iddialı olduğunun farkındayım. Ancak bu belgesel dikkat çekmek istiyor. Eserimin, lüfere bir faydası olacak mı, bunu hep birlikte bekleyip göreceğiz.
Çekimler esnasında şahitlik ettiğiniz enteresan anlar oldu mu?
Şahit olduğumuz birçok enteresan şey var ancak bir tanesi çok acı vericiydi. İlk gece dalışımda, gırgır ağlarına lüfer değil Suriyeli göçmenlerden birinin cesedi takıldı. Neyse ki, o bedeni görmedim. Yoksa bir daha denize yaklaşıp belgesel çekemezdim.
Denizlerin problemlerini beyazperdeye taşımaya devam edecek misiniz?
Lüferin ardından çekimleri biten orfoz balığıyla alaka bir belgeseli tamamlamaya çalışacağız. Sonrasında da Anadolu’daki balıkçı hikâyelerini dokümanter sinemaya aktaracağım. Yolculuk sürüyor…




Leave a Reply

Your email address will not be published.

*

error: Content is protected !!