BİR NEHİR DİRENİYOR – SAKARYA

BİR NEHİR DİRENİYOR – SAKARYA from mert gokalp on Vimeo.

Magma Dergisi Ocak, 2017
Yazı, fotoğraflar ve kurgu: Mert Gökalp

 

Kırkız, Karaburgu, Pınarbaşı, Gökgöz, Başkurt gözelerinden doğuyor. Sekiz yüz yirmi dört kilometre sonra, hiç bir delta ağzı oluşturmadan Karasu’ya dökülüyor. Üzerindeki barajlar yazık ki, balıklara can suyu bırakmıyor. Bir metre boyunda, bu gezegene ait değilmiş gibi görünen, kör mersin balıkları yumurtlayamıyor, tükeniyor. Magma, başından sonuna Sakarya’yı izledi.

Güneşin tepenin ardında yüzünü göstermesiyle birlikte uzaktaki çaydan ince dumanlar yükseliyordu. Sabahın ışıklarıyla Mars gezegeninden kopup gelmiş gibi görünen Kız Tepesi’nin her bir kayacı kendini göstermeye başlamıştı. Katman katman turuncu, kırmızı, sarı, bej, katman katman yeşil o sihirli tepeyi izlerken, üzerimden kümeler halinde geçen angıt kuşları yamacın ardında kayboluyordu. Yüzleri sıkıca sarılmış bir küme kadın tarım işçisi, dizlerini kırmaksızın toprağa eğilmiş, kıvrak el hareketleriyle tarladaki havuçları söküyor, sonra bellerindeki önlük torbalara tıkıştırıyordu. Bir süre yürüyünce, kadın ırgatları ardımda bıraktım ve toplanmayı bekleyen havuçların sınırına ulaştım. Dalgalar halinde bozdan doruya geçen bir ot örtüsü, varmak istediğim çay ile benim aramdaki uçsuz bucaksız bereketli sulak araziyi sımsıkı kapladı. Ayakkabımın, paçalarımın her yanına yapışan otların arasından, kırağıyla kaplı yumuşak, çamur zemine güç bela kendimi attım. Sonrasında, artık her adımda, kurumuş ve çatlamış, yaylanır gibi esneyen bir dere yatağı beni içine çekiyordu artık. Derenin üzerinde su samuru seti gibi görünen çalı çırpı ve kurumuş ağaç dallarının durgun su üzerindeki yansıması ve ısınan akarsuyun her bir yanından yükselen dumanlar arasında tam kaybolmuştum ki, işte Nallıhan-Ankara yolu köprüsünün altındayım artık.

Seyrek de olsa ak balıkçıllar geçiyordu üzerimden. Artık Aladağ Çayı kıyısındayım. Bir zamanlar, yani henüz baraj yapılmadan önce, bu dere, diğer birçok dere gibi Sakarya Nehri’ne dökülüyordu. Sabahın tatlı, sıcak ışıkları sertleştiğinde ve çaydan yükselen dumanlar artık iyice tükendiğinde, sihir de sona eriyordu benim için. Bir gün önce, akşam saatlerinde buraları kolaçan etmiş, daha güneye inmeden önce küçük keşifler yapmıştım. Gece yol işçileriyle birlikte konakladığım, tuhaf, kasabada doğru dürüst yemek yenebilecek tek lokantanın da içinde olduğu bir otelde konaklamıştım. İşte Çayırhan’ın, aklımda fena yer eden, her daim zehirli tüten termik santral bacalarını ve onun baraj sularındaki yansımasını, bir an evvel unutmak istiyordum.

Yol boyunca, Sarıyar Barajı’na yaklaşmaya çalışırken, diğer taraftan Porsuk Çayı ve Sakarya Irmağı’nın birleştiği yere nasıl gidebileceğimi düşünüyordum, elimdeki haritalar buraları tarif etmeye çalışıyordu, ama yine de çok ıssız geliyordu bana. Daha fazla yerleşim, kalıntı olmalıydı, bu su, binlerce yıl buradan boşuna akmış olamazdı.

Bu iki nehrin her biri nerdeyse dört yüz kilometre yol kat ediyor ve Polatlı’ya yirmi kilometre uzaklıktaki bir yerde buluşuyor. Bu muazzam kucaklaşmanın etkilerini, zaman içinde yarattığı tarihsel, kültürel sonuçlarını bulamamak, ne büyük hayal kırıklığı! Haritada nehirler tam da Kıranhamamı Köyü’nde birleşiyor görünüyordu.

Nihayet Yunus Emre’nin hocası Tabtuk Emre türbesinin bulunduğu Emrem Sultan’a vardım. Yanı başımdaki elektrik direğine tünemiş bir kızıl şahin beni izliyor. Yürüdüğüm tepenin zirvesinde, iki baraj arasında sıkışıp kalmış Sakarya Nehri’nin durgun yeşil sularında, kıyada yuvalanmış büyükçe ve kalabalık bir küme kara leylek uzaktaki sarp kayalıklardan birden havalanıyor. Uzakta, Gökçekaya’ya doğru, üzerine sarkan sarı, kızıl yapraklı dallarla kadın saçları gibi saçak saçak, yer yer örtülmüş, pırıl pırıl akan Kızıldere. Belki de adını bu manzaradan alıyor. Hemen yanında, sonbaharın çıldırmış renkleri arasında usulca mendereslendigi, kıvrıldığı, her noktada çakıldan setler bırakan ve uzak tepelerin ardında kaybolan Sakarya. Biraz önce dereye düşmüş olmanın kızgınlığını ve paçalarımdaki rahatsızlık verici ıslaklığı da unuttum. Sarıyar Barajı’na doğru çıkarken kızıl siyah yeleli, beyaz gerdanlı, güzel gözlü bir tilki tedirgin gözlerle beni seyrediyor, ben de onu. Barajın kıyısında görüyorum ki nehre can suyu bırakılmamış. Alttan, daha ilerde çıkan bir hat mı var acaba?

Arabaya atlayıp elli kilometre kadar, ıssız, virajlı dağ yollarında ilerledim. Yolda durdum, bir süre, Gürleyik Şelalesi’nin doğal setlerinde pamuk gibi akan enfes sularının arasında yalınayak gezindim. Bir tuhaflık dikkatimi çekti. Suyun sıcaklığı yirmi dereceydi. Nerdeyse dağın tepesinden gelen suyun buz gibi olması gerekmiyor muydu? Yol boyunca dağlar, barajlar, bir adet kuş cenneti derken, barajlar arasında sıkışıp kalmış beş kilometrelik bölüm haricinde yaklaşık iki gündür nehri hiç görememiştim. Porsuk ve Sakarya’nın birleştiği noktaya yaklaştıkça iyice sabırsızlanıyordum. Yassıhöyük tam da bu noktada kurulmuştu işte. Koskoca Gordiyon, yani Friglerin başkenti yüce Midas’ın heybetli mezarının bulunduğu yer.

“Ben, bronzdan bir bakire, işte tam burada Midas’ın mezarını işaretliyorum. Nehir aktığı müddetçe ve ağaçlar uzadıkça, ben burada gözyaşlarıyla ıslanmış mezarın başında sabırla bekleyerek gelip geçen yolculara Midas burada yatıyor diyeceğim.’’

Platon, Midas’ın mezarı başında bir kitabede bu mısraların yazdığını söylemişti.

Sırasıyla Frig, Lidya, Hitit, Galat, Roma, Osmanlı medeniyetlerinin hüküm sürdüğü topraklar, Ege bölgesinden başlayıp, Güneydoğu Anadolu’ya uzanan İpek Yolu’nun tam üzerindeki Gordion. Haritadan takip ederek Ankara yolundan uzaklaşıp tam on yedi kilometre içeri doğru yol aldım, ama Sakarya halen görünürlerde yok. İşte bir köprü, nehrin habercisi, Porsuk Çayı, sazların arasından süzülerek geliyor her bir yanım tarla. Tarlaların kıyısındaki yoldan ilerlerken karşıma özel mülk yazısı ve az ötede iki katlı bir ev çıkıyor. Dere boyunca, kilometrelerce beni takip eden kavaklar. İşte Sakarya Nehri, sonunda karşımda, o kadar belirgin birleşiyorlar ki, dar açılı bir üçgen gibi, biri yaklaşık sekiz, diğeri on metre genişliğinde iki nehir o kadar saf kucaklaşıyor ki, hayal kırıklığına kapılıyorum, haritada Gordion ve Midas’ın ihtişamlı höyüğü, yaklaşık üç kilometre mesafeden görünüyor. Neden bu iki nehrin yanına kurmamışlar ki Gordionlular şehirlerini? Bu sorunun cevabını yolda, Sakaryabaşı’na doğru araba sürerken, öğretim üyesi Hakan Çalışkan’la sohbet esnasında öğrendim. Bu nehirler bozkırın ortasındaki şehir için vazgeçilmez bir su kaynağı ve tarım için sulama imkanı oluşturuyor. Şehir nehir kenarına kurulmuş olsa sinekler ve böceklerden rahatsız olacaklar, üstelik o dönemde sular salgın hastalıklara da açık davetiye olabilir. Ama nehirle araya mesafe koyarak şehrin ihtiyaçları gideriliyor ve ekinler nehir haşeratlarından uzak, çürümeye sebep olmadan saklanabiliyor. Büyük ihtimal Gordion halkı da, hem şehrin ihtiyaçlarını karşılamak hem de savunmasını kolaylaştırmak gibi geçerli nedenlerden ötürü Sakarya ve Porsuk nehirlerinin birleştiği bu noktada kurdular Frigya’nın başkentini.

Sakarya Nehri’ni tarihsel manada nasıl anlatmalı? Az önce geride bıraktığım Midas’la özdeşleşmiş Gordion şehrinin kıyısına kurulduğu dönemden mi başlamalı, yoksa Büyük İskender’in Gordion düğümünü keserek, Anadolu’nun hakimiyetini ele geçirdiği tarihten mi? Kudretli Roma İmparatoru Jüstinyen’in nehir üzerine kurduğu devasa köprülerden mi söz edilir yoksa, Anadolu tanrıçalarının en esrarengizi Kibele’nin Sakarya Irmak Tanrısı Sangarius’un kızıyla kavgası mı anlatılır? Sakarya muhaberesinden mi başlanır söze? Coğrafya derslerinde ezberlediğimiz, üzerinde iki saniye düşünmeden aklımızdan geçirdiği yavan haliyle Sakarya, Eskişehir’de doğup Karadeniz’e dökülen Kızılırmak ve efsanelere girmiş ve artık gövdesi şişman, koca bir baraj gölüne dönüşmüş Fırat’ın ardından ülkemizin en büyük üçüncü ırmağı. Evet ama bir nehir ne anlama gelir? Bir nehrin başından sonuna izlediği yolu takip etmek nasıl bir duygudur? Kıvrımlarını görmek mi, farklı coğrafyalarda aldığı görüntüyü izlemek mi, yoksa suya hasret toprağa verdiği can mıdır? Süratle içinden geçerken, bol viyadüklü üç şeritli asfalttan baktığımız kadarıyla mı tanıyoruz onu?

Bir Nehrin Anatomisi

Toplam sekiz yüz yirmi dört kilometre uzunluğuyla Sakarya Kuzey-Batı Anadolu’nun en büyük ırmağı. Elli sekiz bin yüz altmış kilometrekare beslenme havzası ile Türkiye’nin yüzde yedisini kapsıyor. Afyon’un kuzeydoğusuna düşen Bayat yüksek yaylasındaki Çifteler‘den doğarak kuzeye, Eskişehir’e doğru ilerliyor. Eskişehir şehir merkezine otuz altı kilometre mesafe kala güneydoğuya kıvrılıyor; Seyitsuyu, Çıldır, Düden Suyu, Pınarbaşı ve Gökpınar derelerinden beslenerek, Eskişehir-Konya-Ankara sınırındaki Eskişehir’e yüz yirmi altı kilometre uzaklıktaki İlyaspaşa mevkiinde, kuzeye doğru yön değiştiriyor. Buradan, Göynüközü Deresi’ni içine alarak Polatlı’nın kuzeydoğusundaki Kıranhamamı’nda, Eskişehir’in şehir merkezinden geçerek gelen en büyük kolu Porsuk Çayı ile birleşiyor. Sakarya Nehri, Orta Sakarya Bölgesinde, Ankara Çayını sularına katarak kuzeye doğru ilerliyor ve Sarıyar kasabasında batıya doğru kıvrılmaya başlıyor. Bu bölgede nehir üzerinde kurulan Sarıyar, Gökçekaya ve Yenice Barajları yüzünden, geçmişte Sakarya Nehri’ne dökülen Kirmir, Aladağ, Nallı çayları artık barajlara dökülüyor ve orada hareketsiz öylece bekliyorlar. Barajların ardından nehir, Çatak ve Kızıldere ile birleşerek Eskişehir’i terk ediyor. Bilecik il sınırında kuzeybatıya doğru ilerleyen nehir, Orta Sakarya bölümünün batısında Osmaneli’yi geçtikten sonra, İnegöl ve Yenişehir düzlüklerini besleyerek, Göksu Nehri ile birleşiyor. Bu bölgede Pamukova’ya ulaşmadan önce Göynük Çayı’yla birleşerek sarp ve dar Geyve Dağları arasından ve Doğançay’ın içerisinden geçerek, Adapazarı Ovası’na (Akova) giriş yapıyor. Otuz beş metre yükseklikteki vadide Sakarya, Adapazarı il merkezi içerisinden geçerek, doğuda Düzce ve Bolu tarafından tepelerden akarak gelen Mudurnu Deresi ile birleştikten sonra, batıya kıvrıldığında ise, son olarak güneyde Sapanca Gölüne bağlantısını sağlayan Çark Deresi ile birleşiyor. Sakarya nehir ağzı, Kızılırmak ve Yeşilırmak’ın aksine bir delta oluşturmuyor. Tarihte farklı dönemlerde nehrin Adapazarı Ovası’nda birkaç kez yatağının değiştiği düşünülüyor. Nitekim, Doğu Roma İmparatoru Jüstinyanus’un, Beşinci Yüzyıl’da, doğu vilayetleri ile ulaşımın kolaylaştırılması adına inşa ettirdiği düşünülen devasa boyutlardaki taş köprünün altından, geçmişte Sakarya Nehri geçmekteydi. İmparator, Sakarya Nehri üzerinde daha önce dört köprü daha inşa ettirmişti. Nehir akıntısı köprüleri yıktığı için, Jüstinyanus beşinci köprüyü yaptırmış ve bu son köprüyü de “Beşköprü” olarak adlandırılmış. Dört yüz yirmi dokuz metre uzunluğunda altı buçuk metre genişliğindeki köprünün, büyük kemeri üzerinde bir kitabe olduğu ve bu kitabede şunun yazdığı rivayet edilir: “Mağrur İtalyan Esperi gibi bütün İran, Med ve Barbar kabileler gibi akan su, akışı su kemerleriyle kesilen ey Sakarya, sen de şimdi hakimane bir eserin esiri olarak akıyorsun…”

Nehirler üzerine hakimiyet kurma bir imparatorluk ihtirası olmalı ki, bu hırs bugüne kadar geldi.

KAYNAĞIN İÇİNDE

Zamanla nehir yatağı değişmiş ve Sakarya’nin diğer kolda bütün olarak akmaya başlamasıyla köprü açık alanda kalmıştır. Batı tarafındaki kemerlerden birin altından bugün Çark Deresi akıyor.

Sakaryabaşı’na geldim, ağır dalış ekipmanları sırtımızda, dalış eşim Recep Sen ile birlikte, on dakikalık bir yürüyüş sonrasında nehrin kaynağına giriyoruz. Suyun berraklığı akıllara durgunluk verici, şüphesiz masal diyarındayız. Mesafe algılayıcım şaşmış durumda, her yer cam gibi. Sakarya’nın özündeyiz ve ben debisi yüksek gözenin içine doğru ilerliyorum. Suratıma minik taşlar fışkırıyor, regülatörüm ağzımdan fırlayacak gibi oluyor, kendimi oyuklara sıkıştırarak sabitliyorum. İçerideki delikte, kenarda, akıntının şiddetinden etkilenmeyen yayın balıkları kocaman bıyıklarıyla zeminde bekleşiyor. Karaburgu’nun, çapı dört metre kadar bir çember yapan en büyük gözesine dalıyorum, yüzeyden beş metre derindeyim, etrafımda kumlar kaynıyor. Suyun gücüyle kumlar şiddetle kaynasa da, yine de binlerce yıldır gözenin tepesine varamıyor, sonsuz bir devinim bu. Kumlardan göz gözü görmüyor, zemin beni kendine çekiyor, yukarıda, üzerimde dolasan Recep’i neredeyse göremiyorum, saniyeler içerisinde kameram tamamen kuma gömülüyor. Tatlı su bitkileri, kaynayan zemin, devrilmiş ağacın dalları, altında gizlenen balıklar, suya fısıldayan sazlar! Dalış kulübünün eğitmenlerinden Varol Hoca’ya aklıma takılanları soruyorum. Suyun sıcaklığı yaz-kış yirmi derece, aşağıda bir akifer, yani pekişmemiş kumlar, kum taşları, çakıllar olduğu besbelli. İyi ama ne kadar büyüklükte bu yer altı gölü? Dağlardan beslenerek, derine inip magma etkisiyle mi ısınıyor? Suyun kaynağı nedir? Varol Hoca, “Biz de tam olarak bilmiyoruz ama, bu bölgede Kırkız, Karaburgu, Pınarbaşı, Gökgöz ve Başkurt gözeleri haricinde başka kaynakların da olduğunu düşünüyoruz!” diyor. Yaklaşık yüz elli kilometre mesafede Gürleyik’te karşılaştığım suyla aynı karakterde bir su. Eskişehir altında, derinde, bu kadar büyük bir göl veya birbiriyle bağlantılı karstik yapılar olması mümkün mü? Kafamda cevaplarını bulamadığım yığınla soruyla Sakaryabaşı’ndaki Ankara Üniversitesi’nin Mersin Balığı tesislerinde suya giriyorum. Bir metre boyunda, bu gezegene ait değilmiş gibi görünen kör balıklar, en ufak bir hareketimizde sert bir kuyruk vuruşuyla suyu bulandırarak uzaklaşıyor ayaklarımız arasından.

Bu sefer nehrin en sonunda, Karadeniz’e döküldüğü nehir ağzındaki Karasu’dayım. Havyarcılık açısından Yeşilırmak ve Kızılırmak nehirlerinin denize döküldüğü Çarşamba ve Bafra kazaları ile birlikte Türkiye’nin en önemli üç merkezinden birisiydi burası, tabii bir zamanlar. Karasu özellikle siyah havyar ticaretiyle önemliydi. Havyar çeşitleri arasında en kıymetli olanı siyah havyardır ve Karasu’da üretilen siyah havyar, miktar ve piyasa değeri açısından en çok tercih edilendi. Öyle ki, 1800’li yılların ortalarında morina avı için her mevsim kuzeyden, ta Rusya kıyılarından Karasu’daki Sakarya nehrinin ağzına Kazak balıkçılar gelir, sazdan kulübeler kurarlardı. Bahar aylarından yaz başına kadar havyarcılık faaliyetlerine devam eden Kazaklar, yöre halkını dalyanlarında çalıştırırlardı. Akarsuya üremek için gelen üç yüz elli kiloluk devasa cüsseli morinaları avlayıp, yumurtalarını işlerlerdi. Elde ettikleri havyarları İstanbul pazarına sevk ettikten sonra, balıkların etini tuzlayarak beraberlerinde yurtlarına götürürlerdi. Antik dönemde de, önemli bir taşıma yolu oluşturan Sakarya Nehri, Tuzla bölgesinden yüklenen ticari mallar, teknelerle Anadolu içlerine; Geyve ve Eskişehir’e sevk edilirdi. Bölgedeki ticaretin emniyeti için, nehir yatağının genişlediği bu alana bir gözetleme kalesi inşa edilmişti. Bu gün Adatepe diye bilinen bu kalenin bulunduğu köy, Kazakların en önemli avcılık mıntıkasıydı, havyar tuzlama tezgâhlarını bu bölgeye kurmuşlardı. Hatta nehir boyunca Geyve’ye kadar bu tezgâhlardan bulunuyordu. Osmanlı döneminde serbest olan morina avcılığı, 1923’den sonra yasaklandı. Kazak balıkçıların bu kıyılardaki avcılığı 1925’lere kadar sürmüş, Kazaklardan sonra ise havyarcılığı Anadolu’daki Türk balıkçılar devralmıştı. Mersin balıkları, tarihi kayıtlarda görüldüğü üzere binlerce yıldır yumurtlamak için Karadeniz’den Sakarya Nehri’ne giriyor. Ancak 1956 yılında Menderes dönemi yapımı tamamlanan Sarıyar Barajı, balığın yumurtlamak için ulaşması gereken yerlere gitmesine engel oldu, yaşamı böldü. Karadeniz kıyısında Sakarya Nehir ağzından giriş yapan balıklar yüzlerce kilometre kat edip karşılarında dev bir beton duvarla karşılaştılar. Eskişehir’e kadar gitme şansı bulamayan balıklar Yukarı Sakarya Bölgesi’nde yumurtlamak zorunda kaldı. Ancak son dönemde nehir üzerine inşa edilen hidroelektrik santralları, iki yüz elli milyon yıldır fosil kayıtları bulunan, dünyadaki en eski balık cinslerinden birinin varlığını tehlikeye soktu. Üremek için nehrin uygun bölgelerine doğru yüzen bu “dinozor” balıklar, HES’ler sebebiyle geçiş yolu bulamıyor ve ilerleyemiyor. Üstelik Sakarya Nehri üzerinde sekiz ayrı elektrik santrali daha kurulması için çalışmalar yapılıyor. Yumurtlamak için Sakarya Nehri’ne giren balıklara HES’lerde uygun geçişler bırakılmadığı için, dünyanın en değerli balıkları arasındaki mersin balığı, sonsuza değin yok olacak. Daha önce, 2010 yılına kadar Sakarya üzerindee Karasu’dan Pamukova’ya kadar balıklar için yüz elli üç kilometrelik engelsiz bir mesafe varken, Kızılırmak ve Yeşilırmak nehirlerinde bu rakam kırk kilometreye kadar düştü.

Profesör Mustafa Zengin şunu söylüyor:

 

“HES inşaatları sırasında mersin balıkları için yumurtalama sahalarına erişim açısından aşırı öneme sahip Geyve gibi üreme alanlarına ulaşımın engellenmemesini için raporlar, bilimsel makaleler yayınladık. En azından baraj yanında balık kapaklarının kurulumuyla balık geçişini sağlanmasını önerdik! Ancak kimseye sözümüzü dinletemedik, Karadeniz’ dökülen nehirler üzerinde kurulan barajların çok azında balık kapakları mevcut, olanlar da mersin balıklarının geçişine imkan tanımıyor. Korkarım nesilleri kritik düzeyde tehlike statüsünde. Milyonlarca yıldır göçlerini Sakarya, Yeşilırmak ve Kızılırmak nehirlerine giriş yaparak sürdüren bu dinozor balıklar önümüzdeki yıllarda ülkemiz sularında tamamen yok olacak.’’

İstanbul Üniversitesinden Profesör Devrim Memiş de kaygılı, Magma’ya şunları anlattı:

“Sorunu yetkililere anlatamıyoruz! HES’lerin bazısı arasında 5 kilometre mesafe bile yok… Özel sektöre devredildi HES’lerin yapımı ve 40 kilometrede kurulacak olan HES’ten vazgeçmiyorlar. Doğançay’da görüldüğü gibi HES’lerin çevresinde geniş göletler bulunuyor, balıklar geçidi bulamıyor. Mersin balıklarının nehirde, akan suda göç etmesi gerekiyor ve bu da türe göre değişiyor, uzun mesafe göç eden türler çoktan yok oldu zaten.“

Mersin balığı nasıl ürüyor diye soruyorum ve Devrim Memiş devam ediyor:

Yumurtlamaya gelen balık, beton bir duvarla karşılaşınca ve nehirde aşağı doğru geçiş bulamayınca, yumurtlamadan geri dönüyor ve yumurtalarını geri tüketiyor. Mersin balıkları sık yumurtlayan canlılar değil, birkaç sene sonra yeniden yumurtalamayı deneyecek. Ama yumurtlamaya uygun temiz, çakıllı zemin bulamadıkça yumurtalarını bırakmadan geri dönecekler.”

“İyi bir haber yok mu mersinler için?”

“Sakarya Nehri’nde avcılığı azaltmayı başardık ama Kızılırmak ve Yeşilırmak’ta durduramıyoruz, yüz elli, üç yüz kiloluk anaç balıklar avlanıyor havyarı için.”

 

“Diğerlerinin durumu?”

“Nehir içinde altı kilometrede yirmi gram ağırlığında ‘sivrişka’ yavrularına rastladık. Yine yavru mersin bireylerinin yaklaşık doksanıncı kilometrede tespit edilmesi, üreme göçü açısından çok önemli bir bulgudu. Zira bu balıklar diğer Karadeniz ülkelerinin saldığı balıklar olamaz! Yumurtalamamanın devam ettiğini gösteriyor. Mersin balıklarının neslinin devam edebilmesi için kesinlikle kırkıncı kilometrede planlanan HES’in yapılmaması, diğer HES’lerde mersin balığına uygun geçişlerin inşa edilmesi gerekiyor. Yoksa mersin balığı Sakarya Nehri’nde tamamen yok olacak.’’

Yenilenebilir Enerji Genel Müdürlüğünden emekli Ziya Can Koçak’a balık kapaklarını, Sakarya üzerindeki HES’leri soruyorum.

‘‘İki bin HES planlandı ülke için, akarsularımız bunu kaldıramaz. Enerji haricindeki her faktör göz ardı ediliyor, Bu açığı kapatmak için bazı dönemlerde nehrin suyu bile kesilebiliyor. Barajlarda akarsuyun akışını kesmemek için yandan drenaj hattı yapılır, bu hattı balıklar için uyarlamak maliyetli olamaz. Düşünün Boğaz’da bir yalı yapıyorsunuz, evin içine bir akvaryum koymak istediniz, yalı yapan insan için bir akvaryum devede kulak!’’

 

Karasu’da sohbet ettiğim balıkçı Yaşar Beyazay şöyle diyordu ağlarını temizlerken:

‘‘Altmış altıda biz bu derenin suyunu içiyorduk. Çocukluğumda benim boyum kadar, yüz kiloluk yayın balığının, ha böyle derenin karşısında ağzını açıp ördeği yuttuğunu hatırlarım. Biz insanlar insan değiliz hayvanız, canavarız! Sene altmış dört, bir metreden tut, yirmi santime kadar boyda, iki yüz tane mersin balığı yavrusunu tuttuk arkadaşımın teknesinde. Pişman oldum, ama iş içten geçmişti, ölür çünkü bu balıklar yakalanınca. İçlerinden on tanesini aldım, gerisini ise denize attım. Bir daha da, yapmadım bu işi. Deniz kirliliği bitirmedi bu nehri, biz insanlar bitirdik!’’

 

 

 

 

 




Leave a Reply

Your email address will not be published.

*

error: Content is protected !!