Lüfer; Bir balığın var olma savaşı

MAGMA Şubat Sayısı

Yazı : Mert Gökalp

Fotoğraflar : Mert Gökalp

2016-01-29

Her yıl ilkbaharda aniden belirir lüfer sürüleri. Çanakkale Boğazı’ndan girer, Marmara ve Boğaz’dan fırtına gibi geçip Karadeniz’e çıkarlar. Mola vermeden, panik içerisinde, sanki bir çağrıya kulak veriyormuş gibi: Onların bu yolculuğuna anavaşa denir… Yazın son eriyişiyle bu kez beslenmiş, semirmiş olarak güneye, Akdeniz’e akarlar: Buna da katavaşa denir… Magma, Boğazların ve Marmara’nın sembol balığı lüferin hırçın yolculuğunu izledi, var olma mücadelesine tanık oldu.

magmaabone.com

magmadergisi.com

‘Vay, Lüfer, Vay!,, diye koca Balık Pazarını inim inim inleten balıkçılar meğer ateş püskürdüklerinden ba

ğırıyorlarmış. Lüfer sözünü̈ duyup da bir parça olsun dönüp bakmayacak İstanbullu farz edemem. (Ahmet Rasim)

Kumkapı açıklarında sıralanmış yüzlerce ahşap sandalın arasındayım. Denizin yüzeyindeki ıhlamur rengi yaygın dalgalar her yönden vuruyor sandala. Ayvansaray yapımı kancabaşlar Boğazın çırpıntılı sularında salınmakta. Boğaz ormanlarından kesilmiş kestane ve meşe ağaçlarıyla yapılmış gövdeleri üzerindeki yosunlu ve kararmış yazıları okuyorum; Hayat, Mesut, Gülçenk, Aziz, Karabudak… Boğaz akıntısına karşı rölantide çalışan motorların gümbürtüleri birbirine karışmış. Dolma gibi şişik ellerin sandal dışında kalan işaret parmakları havada, ucunda duran gergin misinalar ihtiyatlıca kaymakta bir aşağı bir yukarı. Ağır ağır salınan sandalların içinde seçilen gergin yüzler, ağızda sigaralar, beklemekte en ufak hareketini 18 kulaçtaki mahlukatların. Bir el, pancar motorlardan gelen gümbürtülerin sessizliğini bölercesine, hızlıca asılmakta çarçabuk çekmek için gergin oltayı. Gaz kolu bir el çabukluğuyla geriye verilir, fazlaca yaklaşan sandaldan sıyırmak için, bu arada her nasılsa misina çekme işlemi iki elle devam etmektedir. Ve nihayet, balıkçının çektiği ilk balık kuyruğunu azgınca sandalın karinasına patlatıp, sular sıçratarak çıkarken dışarı ‘‘Al sana Kofana ’’ nidası ile seslenerek bana söyleniyor sırıtarak ‘‘Off Anam ellerim koptu be!’’, 1 diş eksik, azı dişindeki altın kavramış güneşi, parıldamakta. Testere gibi dişlerle çevrili ağızdaki iğneyi çıkartıp kovaya atabilmek için, bir çırpıda bacak arasına alınmış bile çırpınan balık. Bu esnada, mengene gibi iki yandan kavramış azgın balığı eller. Yan sandaldaki ahşaba seri bir şekilde çarpan darbelere kulak verip çevirince kafamı, görüyorum ki, diğer sandalcılar da çekmekte balıkları birer ikişer. Bazıları patır kütür çekerken balığı, diğerleri nal topluyor, adamını mı seçiyor nedir balık? İçlerinde harap tahtalarının üzerinde belli belirsiz Ambarlı/İst yazan bir sandal ve içinde balıkçı muşambası ve sökük kazağıyla bir abinin seri hareketlerine kitleniyorum. Dans eder gibi hareket eden iki eliyle saniyeler içerisinde çekerken misinayı, azgın lüferi bir çırpıda çıkarıp, hemencecik yeni yemi takıp, aynı anda salışıyla kurşunu aşağıya, çekmesi bir oluyor denizin dışında kendini bulunca çıldırmış lüferi. Başımı döndürüyor kalın gözlüklü abinin hızı beş dakikada on beş balığı alırken sandala. Ben dalmışken Sedat abi basıyor küfürü ve yan tekneye sesleniyor;

‘Memeeet var mı olum zargana?’

‘Yok Sedat abi valla üç gündür yem balıktan pahalı’

Livara bakınca tıka basa balık görüyorum, bizimkiler iki saate 30-35 cm boylarında 52 tane kaba lüfer almış. Coşkuya kapılıyorum, o anda fark ediyorum sevdiğim İstanbul bu! Başka bir bilgelik var burada, coğrafyasını, balığını, böceğini ve ağacını tanıyan. Bizans‘tan da evvel süre gelen, binlerce yıldır değişmeyen jenerasyonlarca aktarılan teknikleri kullanarak avlanan boğazın balıkçısı.

Bu 43 cm boyundaki kofana, 2014 sonbaharında avlanışına şahit olduğum tek kofanaydı. Kofana, Boğaz oltacısı için artık güzel bir rüya, çok nadir güldürüyor yüzlerini. O günkü balık coşkusunda bilmediğim şuydu ki, bir sene sonra eksik kalan lüfer görüntülerimi tamamlamak için 4 ay dolanıp, defalarca dalacağım ve her gün soracaktım çeşitli gırgırcı, trolcü, sandalcı, volicilere; hepsinin de cevabı aynı ‘‘Lüfer yok! Sular çok sıcak bu sene, on, on beş güne kalmaz gelir belki’’. O lüfer hiç gelmedi 2015 sonbaharında…

Onu suda ilk gördüğümde gözlerime inanamamıştım. Acaba bana onun hakkında anlatılan hikayelerin fazlaca etkisinde mi kalmıştım, hayal mi görüyordum? Fotoğraf makinasının vizöründen kafamı kaldırıp gördüğüm manzaranın gerçek olup olmadığına baktığımı hatırlıyorum. O kadar güveniyordu ki dişlerine ve çenesinin gücüne, hiç böylesini görmemiştim. Ağları parçalamak için dişleyip, kuyruğunu sert bir şekilde çırparak, kafasını çılgınca sallıyordu. Hakikaten dişledi iki, üç dakika boyunca çelik gibi ağları, delik açamayınca da kaçacak bir nokta bulmak için çılgınca elledi defalarca ağın yüzeyini. Daha sonraları büyük bir sürüyü çeviren gırgır ağlarının içerisindeki hızları ve çeviklikleri inanılmazdı! Delik bulduğu zaman 90 derece dönüp, muazzam bir şekilde aynı hızda çıkabiliyor bir kuyruk darbesiyle dışarı. Gördüğümün ne olduğunu anlıyordum ama nasıl olduğunu anlayamıyordum. Ağlar tam çekilirken yukarı, bir anda hep birlikte yüklenip ağı ters yöne sürüklediler, koskoca ağ bir kaç metre hareket etti, ama yırtamadılar. Yırtsalardı ne acayip olurdu diye hayal kurdum; üstüme doğru akan, çılgınca özgürlüğe doğru yüzen binlerce balık!

Her sene, aynı zamanlarda, lüfer sürüleri bir anda belirip Çanakkale Boğazı’ndan içeri girer. Ani bir şekilde belirip, fırtına gibi ilerleyen yüzbinlerce balık, Boğazları ve Marmara’yı geçip Karadeniz’e çıkar. Yaza doğru göç yolunda, avlanmadan, mola vermeden panik içerisinde, sanki bir çağrıya kulak veriyormuş gibi ilerleyen sürüler, akın akın ilerler. Göç eden her balık türü̈ gibi dertleri aynı; yeni doğan nesillerin besin zengini sularda hızlıca büyümesini garanti altına almak. Kış göçüne imkan verecek miktarda av barındıran sularda, enerji toplayarak yeniden göçmek. Yine bir anda, yazın sona erişiyle, yeni bir çağrıya ayak uydurarak Güney’e akmaya başlarlar. Ama nereden gelip nereye gittiklerini tam olarak kimse bilemez! Bilinen, Dünya genelindeki tropik ve subtropik sularda yaşayabildikleri. Atlas Okyanusu’nda bolca rastlanan lüfer, batıda Fransa’dan başlayarak İspanya ve Afrika sahillerine yayılmakla beraber, güneydoğu’da Afrika sahillerini takip ederek Madagaskar’a kadar dağılım göstermekte ve Avusturalya kıyılarında bile görülebilmektedir. Ve bu denizlerde de aşağı yukarı bizim sularımızdakine benzer bir ‘‘Kuzey-Güney’’ göç gerçekleştirir. Kuzey Amerika kıyılarında yoğun bir şekilde incelenmiş bu göç, bizim sularımızda bilinmemektedir. Lüfer bu göçü ne zamandır gerçekleştirmekte? NEDEN Karadeniz ve Marmara Denizi’ne gidiyor her sene? Balığın akını hakkında o kadar az şey biliniyor ki! Bu soruların kurcaladığı zavallı beynimi yatıştırabilmek adına bilim adamları ve sandalcılarla röportajlar yapmaya başladım, sordukça herkes bir şeyler anlattı ancak tam olarak kimse temel sorumu cevaplayamadı. Aradığım soruların cevabını antik metinleri incelerken buldum:

‘‘Karadeniz, tüm denizler arasında en tatlısıdır, sonu olmayan nehirlerin beslediği, yumuşak kumlu koylarla kaplı, balıkların beslenmesi için mükemmel bir yerdir. Baharda farklı türdeki balıkların karınları yumurtayla dolu halde, kendi ırklarıyla kalacak şekilde, nesillerini devam ettirmek için aynı hedefe doğru, beraberce yol alırlar. İstisnai derecede ki az tuzlu Karadeniz suyunun yumurtadan yeni çıkmış nesiller üzerinde canlandırıcı bir etkisi olur.’’                                                                                                                         Oppianus – Halieutica (Balıkçılık)

‘‘Göç balıkları yunus ve türevleri haricinde ölümcül iri köpekbalığı gibi yırtıcıların olmadığı bu iç denizde rahatlıkla ürer. Üremenin ardından genç balıklar yeterli boya eriştiklerinde anaç balıklar Karadeniz’i terk etmeye başlar.’’                                                                                                                      Aristo – Historia Animālium (Hayvanların Tarihi)

‘‘Khalkedonlular (Kadıköy) karşı kıyıda olmalarına rağmen bu zenginlikten faydalanamıyor, çünkü palamutlar onların kıyılarına asla yanaşmaz. Palamudun en çok yakalandığı yer Altın Boynuz olarak bilinen Haliç’tir.’’ Strabon

‘’Orkinos balığı, sağ gözü̈ ile daha iyi görebildiğinden Karadeniz’e Asya yakasını izleyerek girer, Avrupa kıyısını izleyerek çıkar. Boğaz’daki akıntıların Byzantion lehine olması kent için bulunmaz bir fırsattır; akıntı nedeniyle balıklar ister istemez Byzanthion’a doğru ilerler. Asya yakasındaki Khalkedon yakınında dipten yüzeye doğru suyun arasından parıldayan şahane beyazlıkta bir kaya vardır. Palamutlar bu kayayı birdenbire karşılarında görünce her zaman ürkerler. Sürüler halinde dosdoğru karşı tarafa, Byzanthion burnuna yönelirler.’’ Plinius – Naturalis Historia (Doğa Tarihi)

Balıkçılık Bizans başkenti Constantinople’un en önemli doğal zenginliği ve gelir kaynağıydı. Palamut ve orkinos eski çağ İstanbul’u için öylesine önemliydi ki, kentin simgesi haline gelmişlerdi ve halk balık akınlarının gelişini sabırsızlıkla bekliyordu. Muhtemelen Trakya’ya yerleşmek için gelen ilk kavimlerin de Boğaziçi’ni seçmesinin en büyük sebebi, yıl boyu süregelen balık bolluğuydu. Osmanlı’da da, Evliya Çelebi sayıları 300’ü aşan boğaz dalyanlarında kılıç balığının avlanmasından bahsetmiştir. Tarihi metinlerde lüfer yanağını seven, balık tutmaya meraklı sultanlar ve paşaların bahsi geçer, edebiyatta Ahmet Hamdı Tanpınar, Ahmet Rasim, Sait faik Abasıyanık, Orhan Veli gibi üstatların romanlarında ve şiirlerine konu olan bu zenginlik, İstanbul’u ziyaret eden Avrupalı seyyahlarında gözünden kaçmaz. Boğaziçi’nin balık bolluğundan öylesine etkilenirler ki, izlenimlerini yazdıkları not defterlerinde bu zenginlikten söz etme gereği hissetmişlerdir.

“Marsilya, Venedik ve Taranto şehirleri, balıklarıyla meşhurdur, fakat İstanbul balık bolluğu bakımından bu şehirleri geride bırakır. Liman iki denizden gelen pek çok miktarda balıklarla doludur. Balık sürüleri yalnız Boğaziçi’nden değil, Kadıköy tarafından da limana doğru akın ederler. Bunlar o kadar çoktur ki yirmi adet balıkçı kayığı tek ağla tutulan balıklara ancak kâfi gelir. Balık denizde o kadar boldur ki, çok defa sahilden elle tutulabilir. Baharda, balık sürüleri Karadeniz’e doğru akın ettikleri zaman onları taşla öldürmek dahi kabil oluyor. Kadınlar pencereden sarkıttıkları sepetlerle balık tutulabiliyorlar. Balıkçılar ise olta ile o kadar çok torik balığı avlıyorlar ki, bunlar bütün Yunanistan’a ve Asya ve Avrupa’nın büyük bir kısmına kâfi gelebilir. Balık Pazarına her gün mütenevvi. balık yığınlarıyla dolu kayıklardan başka, Rumların kansız balık aradıkları pehriz devresinde, onlara kâfi gelecek miktarda istiridye ve diğer kabuklu hayvanlarla dolu kayıklar da yanaşır. İstanbul’da et bolluğu olmasa ve halk balık yemekten hoşlansa ve buranın balıkçıları Venedik ve Marsilya’dakiler kadar usta ve mesleklerinde serbest olsalar, onlar hasılatlarının beşte birini vergi olarak padişaha verdikten maada, civar şehirlere bol balık temin edebileceklerdir.’’ P. Cyllius – The Antiquities of Constantinople

Beni sandalına davet eden Beykozlu Filo Esat bu balığı piranaya, bir kıyma makinasına benzetiyor, lüfer tutmak için çıktığımız zargana avında da lüferin vahşiliğini bu sözlerle anlatmıştı;

‘‘Bir Çanakkale, bir Marmara bir Ege’nin lüferi bu kadar hırçın değildir. Ama Karadeniz’den gelen Lüfer aç kalıp vahşileşir. Çünkü niye havyarını dökmüş, kendini genç hissediyor kendini o kadar yol yürümüş kendini sportif hissediyor yavrularını koruma hissi var onun için hırçın oluyor. Kendi ırkını bile yer birbirini yerler, dişli balık vahşi balık olduğu için, çok vahşi bir balıktır, avını ani bir saldırıyla parçalar ve süredeki diğer balıklarda çırpınan, yaralanmış balıkları yerler. Doyduktan sonra bile hırsları yatışmaz, balık sürülerine hücum edip onları dağıtırlar. Özellikle fırtınalı havalarda bolca avlanır. Fırtınanın bulandırdığı sularda görüş yok, yemini göremiyor, her hareketli şeye saldırır, oltacının her kullanmış olduğu yeme saldırır.’’ Filo Esat

Eski balıkçıların açık denizde lüfer sürülerini bulabilmek için kokuyu takip ettiklerinin duymuştum. Lüfer balığı, güneye akın ederken önüne çıkan her canlıya saldıran etçil, süratiyle eşsiz bir avcıdır. Aç kurt sürüleri gibi önlerine geleni yok ederek geçtiklerinde arkalarında bıraktıkları iz, yutmaya zaman bulamadıkları ölmüş ve yaralı balıklardan oluşan kan ve balık parçalarıyla dolu sulardır. Kumkapı Hali Müdürü eserinde lüferden şöyle bahseder;

‘‘Yunus, lüfer sürüsünün içinden geçer; lüfer sürüsü yunusa saldırır. Yunus düşmanlarının ısırıklarından kurtulmak için taklalar atar ve umutsuzca çırpınır” Balık ve Balıkçılık – Karekin Deveciyan, 1915 

‘Bizim Karadeniz’de hamsiyle avlanıyor, izmarit tekir yiyor, zargana yiyor, yağlanıyor, bide tatlı suyu var! Oh fıstık gibi, koskoca Lüfer oluyor!, Aşağıya doğru insin, zayıflayacak kilo verecek. Hem fazla beslendiği için, hem de tatlı su olduğu için Boğazda lezzetlidir lüfer balığı’ Filo Esat 

Lüferin ve diğer göç balıklarının sonbaharda Akdeniz’e inişine ‘katavaşa’ derdi eskiler. Tüm sandalcılarında bildiği üzere, lüferin Karadeniz’den Marmara’ya akını esnasında beslendiği (Lüferin beslendiği balıklar; Palamut, Uskumru, Kolyoz, Kıraça, İstrangiloz ve Çinakop) mide analizlerinden anlaşılmaktadır. Bunun aksine ilkbaharda ‘anavaşa’ denilen, Marmara’dan Karadeniz’e akını esnasında yakalanan balıkların midesi ise boştur. Beslenmedikleri için de bu mevsimde yakalanan balıklar yağsız ve lezzetsiz olur. Sayıları bazı günler on binleri bulan Boğaz oltacıları arasında en makbül balık lüferdir. Yakalanması en zor balıklardan biridir, çok azgın bir balık, çok zeki bir balık diye tanımlarlar onu ve her gün farklı yeme gelişiyle, iğneye asıldığında hissettirdiğiyle aşırı hırslandırır oltacıyı.

‘‘Eskiden dağ taş lüferdi, boş zokayla elli atmış tane lüfer tutuyorduk, lüfere bakmıyorduk. Parlak hastası lüfer, aklının basmayacağı şeye gelirdi, horoz tüyüne gelir, pipete gelirdi yahu!’’ Kartallı Emre

Gelir bütün Marmara’yı bir gecede temizler çıkar Karadeniz’e, kıyıya 1 metre suya iner lüfer balığı yemi buldu mu saldırır, bitirir, balığın bir numaralı düşmanıdır. Kofana ise felaket bir hayvan ismi bile ters adamın! 1968’de Boğaz ağzında Rusya’dan gelen kar suyuyla kırgın oldu, Salacak İskelesinin içine yığdı, beş motor Kofana yükledik. Prinkipolu Arnavut Ömer 

Dişleri çok keskindir elini kaptırsan dikiş bile tutmuyor kan bile durmuyor yaniOlta ipini keser, acemi balıkçı onu sandalda eliyle filan almaya kalkarsa parmağını götürür adamın. Filo Esat

Bu kadar iyi beslenen bir balık tabi ki de kendinden büyük canavarların ilgisini de çekiyor. Lüfer balıklarının avcıları ancak kendilerinden büyük ve onların hızına erişebilen balıklardır. Köpekbalıkları, orkinos ve kılıç balıkları lüfer avlar. Özellikle kısa kuyruk mako köpekbalıklarının diyetinde %77 gibi önemli bir yer ederler. Makolar, Cape Hatteras ve Georges Bank bölgesindeki lüfer stoklarının % 4-15’i gibi oldukça yüksek bir miktarı avlayabilmektedir. 1998 senesinde Şile açıklarında 4.5 metre boyunda bir sapan köpekbalığı yakalanmış ve midesi lüfer balığı doluymuş. Üç metre boyunda bir boz camgöz ise 1989 senesinde Tuzla açıklarında yakalanmıştır. Derinde yaşayan bu türün balık akınları esnasında geceleri yükselerek lüfer avlaması mümkün. Muhtemelen de gırgır teknesi av peşindeyken tam lüferleri avlarken yakalamış bu balığı!

Balık hakkındaki en gizemli ekolojik sorulardan birisi de, bu balığın nerede yumurtladığı ? Tek bir yerde mi ürüyor? Yoksa Karadeniz ve Marmara’da farklı yerlerde mi? Bu mesele halen Akdeniz’deki en gizemli sorulardan bir tanesi! Bu sorunun cevabına ise belgesel çekimleri esnasında Şile ve Prens Adalarında rastladım; 3-5 cm boyundaki defne yaprakları kıyılarda av peşinde koşuyorlardı. Daha minicikken bile vahşilerdi ve iki dakikada bir atak yapıyor avlarına rahat vermiyorlardı. Defne yapraklarının çokça beslenmesi lazım; hızlıca büyüyebilmesi, iki üç ay içinde göçe yetişebilmesi anlamına gelmekte. Bu gözlem balığın tek bir noktada değil de Karadeniz ve Marmara kıyılarında birçok noktada farklı zamanlarda yumurtladığını düşündürmektedir. Üremenin gerçekleştiği noktalar ise bir giz. Bir başka önemli soru ise yumurtadan çıkan yavru balıkların ne kadarı yaşama devam ediyor? Yüzde kaçı göç yoluna devam ederek erişkinliğe ulaşıp yumurtlama fırsatı buluyor? Balık hakkında popülasyon bilgileri bulunmadığı için ve avcılık verileri düzgün tutulamadığı için bu hesabı yapmak oldukça zor! Bu kadar önemli bir balık türü olan lüfer hakkında hayrettir günümüze kadar sadece iki tane bilimsel çalışma yapılmış, herkesin hep bir ağızdan konuşup bilgi kirliliği yaratabilmesi de buna dayanıyor ya zaten (Balıkçı reisleri lüferin iki boyu olduğunu söylüyor, çinakopun bir soyu üremiyor diyor. Oysaki lüfer Dünya’da genetik olarak tek onun adı da Pomatamus saltatrix). Balık hakkındaki en önemli bilimsel çalışmayı yapan Türgan, (1956) Çanakkale ve İstanbul’da dalyanlarında 18-68 cm arasında 900 adet ‘lüfer’ balığını markalamış. Markalanan bu balıklardan yaklaşık 4%’ü farklı noktalarda yakalanmış ve Çanakkale’den Ege Denizi’ne çıkan balıkların günlük yüzüş süratleri 2,6 mil olarak tespit edilmiştir. Günümüzde daha Türkiye’de göç balıkları için yapılamamış tagging hadisesini o yıllarda başaran bu çalışmada balıkların Ege Denizi’nin güney yönünde hangi bölgelere kadar gittikleri belirlenememiştir. Türgan’dan 50 sene sonra 2004 senesine geldiğimizde ise sularımızda bu Dr. Tevfik Ceyhan’ın çalışmasında ise ilginç bir detay gözükmekte; 1959 senesinde örneklenen lüferlerden en büyüğü̈ 68 cm, ortalama balık boyu ise 29 cm iken; 2004 senesinde en büyük lüfer 45 cm, ortalama balık boyu ise 14 cm. Aşırı avcılığın temel göstergesi, avlanan balıkların yaş ortalamasının düşmesi ve giderek daha küçük balıkların avlanması.

2015 yılına geldiğimizde ise, Küçükyalılı namı değer Baba Yalçın ekim sonlarına doğru telefonda bana ‘‘Bizim kooperatifte bir buçuk ayda toplam 7 lüfer tutuldu’’ dedi. İyi bir sürüye şans eseri rastlayıp kayığını dolduran balıkçılara gıptayla ağız sulanarak baktı diğerleri. Lüfer o kadar az bulunur ve pahalıydı ki bu sene, tanesi av sezonunda 70 TL’yi gördü. Boğazda her sene lüfer sezonu geldiğinde işlerinden 15 günlük izin alıp muhtelif yerlerde balık tutan oltacılar var. Bu grup bu sene Kasım sonlarına doğru Boğazda balık tutamayınca, toplanıp Saroz’a gitti. İşin içinde büyük kar olduğunu gören bir Balık üretim şirketi kocaman gırgır tekneleri imal ettirip Moritanya’ya gitti, rengarenk Afrika kayıklarının arasında on binlerce lüfer avladı bu sene. Herkesin şikâyet ettiği reisler de şikâyet etmekte! Neredeyse tüm gırgır tekneleri borç içinde, hepsinin Hal’deki yazıhanelere borcu var.

Lüfer av istatistiklerine göz attığımız zaman; Dünyada bu balığın avcılığını yapan ülkeler arasında Türkiye tek başına %50’sinden fazlasını avlayarak, 1982 yılında 32 bin tonla en yüksek miktara ulaşmıştır. Bu tarihten sonra en yoğun çinakop akımının olduğu 2002 yılında av miktarı 25.000 ton olarak kayıtlara geçti. 2013 yılına gelindiğinde ise bu rakam 5.000 tona kadar düştü. Tabi bu rakamlar TUİK istatistiklerinin doğru olduğuna inanırsanız. Av limiti olan yirmi cm altındaki balıklar, hal dışında ya da mahalle aralarında satılıyor. Balıkçı reisleri avladıkları balıkların miktarını bildirmekten çekiniyor, çinakop avladıkları zaman istavrit yazıyorlar, 100 kasa avlıyorsa 30 kasa yazıyor, ince balığı eklemiyor dosyalarına. Peki nasıl böyle oldu?

1980’lerde verilen teşviklerin büyüttüğü balık filosu tüm dünyada olduğu gibi sularımızda da balığın azalmasına neden oldu. 1985’te balıkçı ruhsatına sahip 8.600 tekneyle, tekne başına ortalama yılda 60 ton balık düşerken, 30 yıl sonra 14 bine yaklaşan tekne sayısıyla, tekne başına 20 ton balık yakalanabiliyor. Bu teknelerde kiminle konuşsam aynı şeyi söylüyor, ‘‘Japonların kendi sularında yasakladıkları cihazları biz kullanıyoruz. Balığın endüstriyel avcılık yapan teknelerin kullandığı teknolojiden (Sonar, Ecosounder) kaçabilme imkanı yok.’’ Azalan balık popülasyonları sayıları on binleri bulan tekneyi beslemeye yetmediği için, kaçak avcılık ülkenin her noktasında yapılmakta. Kontrol memurlarının nadir denetimlerini önceden haber alan satıcılar balıkların satışını ya bekletiyor, yada Hal dışında gerçekleştirmekte. Kontrol yapılıp ceza kesilen satıcılar içinse cezanın caydırıcılığı hiç yok! Bir gecede kesilen cezanın onlarca katını kazanabilmekteler. Kazara Marmara Denizi’ne giderseniz bir gece, ruhsatsız teknelerde avlanan kaçak trolcüleri veya Marmara Adası ile Tekirdağ arasında ışık yakarak devasa avcılık yapan teknelere rastlarsınız. Ya da gitmenize de gerek yok; balıkçılık forumlarına üye olun da Doğu Karadeniz’de bulamadığı Hamsi için Gürcistan’daki fabrikayla anlaşıp 24 metre boyunda tekne içinde bellerine kadar balığa gömülmüş adamlar olan battı batacak yükünü boşaltmaya giden tekneleri görün. Üstelik vatandaşa balık sağlamak içinde değil, balık yemi üretmek için.

10 adet hamsiyi koy bu yandan, diğer yandan 300 gramlık antibiyotikli levrek çıksın.
Karadeniz’de avlanan her üç adet hamsinin ikisi balık çiftlikleri için avlanıyor.
Her çekilen trol ağında 1 kilogramlık değerli balık başına, 10 kg değersiz balık telef ediliyor (vatoz, köpek balığı, deniz atı, vs.)
Neredeyse her ekonomik balık av boyu altında erişkinliğe ulaşmadan avlanıyor.
İstanbul halinde her gün nesli kritik düzeyde olan köpekbalıkları, bebek kılıç balıkları satışı yapılıyor.
Kumkapı Haline, yılda ne kadar deniz ürünü girip çıktığını kimse bilmiyor!
Tekneler 5 metre suya ağ atıp, rüzgar bizi savurdu deyip sıyrılıyor (av yasağı 24 metre, Avrupa Birliği’nde 50 metre),
Lüferin 20 cm yasağına %15’lik yüzdeyle hesaplanmakta (kasada %15 oranında 20 cm altı balığa izin vermek).

Gırgır teknesi reisleri çinakop gelmeseydi bu sene halimiz haraptı dediler. Balıkçının en iyi para kazandığı balık olan lüfer ve balığı avlayabilmek için çeşitli oyunlar dönüyor. Oysaki Lüferin av boyu Amerika’da otuz, Avusturalya’da bazı yörelerde otuz beş cm. Her iki ülkede de otuz cm altındaki balıklar erişkinliğe ulaşmamış genç balık olarak kabul edilir. Amerika’daki lüferler 1.1 m. uzunluğa, 12.3 kg ağırlığa kadar ulaşabilmekte ve 12 yaşına kadar yaşayabilmektedir. Bu tabloyu göz önüne alırsak önümüzdeki yıllarda, Dünya’da lüfer avcılığının yarısını gerçekleştiren Türkiye, bu balığın avcılığını sınırlamadığı sürece, Akdeniz’de yok olana kadar yenmeye devam edecek gibi görünüyor…

Oldum olası gezinirken sokakta ne zaman bir balık tezgahına rastlasam kitlenip kalırım. İşim olsa da, kendimi ne çeşit balıklar var diye bakarken bulurum tezgahta. Bağırışlar, alışveriş telaşı ve balık kokuların rahatlatıcı bir etkisi olur nedense üzerimde. Temizlenmek için tezgah arkasına fırlatılan balıklar, maşrapayla serpilen balık parlatıcı suların arasında hep yakışıklı bir delikanlıyı arar gözüm ve hep sipsivri dişlerine kitlenirim. Lüfer günümüzün kahramanı, balıktan anlayanların en sevdiği tat olması itibarıyla fiyatıda yüksek. Bizans dönemlerinde palamutken İstanbul’un simgesi şimdi lüfer aldı bu bayrağı ve ben onsuz bir İstanbul’da yaşamak istemiyorum. Ah! bir günlüğüne de olsa balık akınları sırasında görebilsem 50’lerin İstanbul’unu. Bir zamanlar denizlerin kurdu mavi yüzgeçli orkinos’tu bu şehirin simgesi. Var mı orkinostan daha güzel bir balık ? 3.5 metre boyundaki bu dev güzel yok artık Boğaz’da, tıpkı Marmara Denizi’nde 1960’lardan beri görmeye hasret kaldığımız ‘kılıç balığı’ gibi. Mavi yüzgeçli orkinosların peşi sıra Marmara’ya kadar gelen CANAVAR büyük beyaz köpekbalığı gitti ve son olarak 1964’te bir balıkçı tarafından tüfekle vurulan son Akdeniz foku.

Babamın Sivri Ada açıklarında dört saatte çıkardığı orkinosu balıkhaneye götürdüklerinden dördüncü sırayı almıştı. Birinci gelenin etiketine baktım 1 tondu ağırlığı hiç unutmuyorum.                  Boğazın usta sandalcılarından Ahmet Abdullah Etler

Sene 84-85 Zarzavatçı kör Emin yakalamıştı bir tane bir buçuk tonun üzerindeydi. On tonuz ağı (1000 m) topalak yapmıştı böyle. Kartal’a kayığın arkasında sürükleye sürükleye getirdiler, bir hafta sergilediler boyu 6 metre vardı. 

Arnavut Ömer, Kartallı Emre ve Ada taşlarını gırgır ağlarından temizleyen Prinkipo’lu Serco’nun sohbetinden minik bir an.

Ve lüfer belki de Karadeniz’in Akdeniz’le birleştiği zamanlardan beri sürdürdüğü mevsimsel göçünü üzerindeki av baskısı nedeniyle tamamlayamayacak duruma gelmişken. Karadeniz’den Marmara’ya ve Ege’ye inerken her bir köşe başında insanlar tarafından avlanan bu balık, terk edecek mi uskumru balığı ve kolyoz balığı gibi, Boğazları ve Marmara’yı? Sadece lüfer değil Boğaziçi’nde göçe katılan tüm balıklar önemli, bu toprakların zenginliği yaşamın başlangıcı onlar! İnsanını, doğasını, kuşunu, balığını birbirine bağlayan unsurdur İstanbul Boğaz’ı. O kadar betonlaştık o kadar uzaklaştık ki doğadan, ormandan çıkan domuzların Boğaz’ı yüzerek geçip şehirde görülmesini yadırgar olduk. Kestane karası fırtınasını dört gözle bekleyen dolma parmaklı sandalcılar, yüzündeki kılcal damarlar seçilen, balıkçıya laf atan mavi gözlü, patlıcan burunlu Boğaz rakıcıları, milletin kafasının üstünden sarkıttıkları oltalarıyla binlerce balıkçısı olmayan kuru ruhsuz bir şehir neyimize yarar ki ?

Midye yahnisi barındırdığı zehirden ötürü gitmiş, çakal eriğiyle haşlanmış gelincik artık pişiren Yahudi karısı olmadığı için unutulmuş, torik lakerdası artık yaşayan ne ustası nede toriği kalmadığı için vazgeçilmiş, mahalle bakkalların bile sattığı çirozu, uskumrusu Norveç’ten getirildiği için tadı tuzu kalmamış bir İstanbul, insana şehri terk etme isteği uyandırır. Kim bilir belki de İstanbul’u terk edip güneye taşınma nedenimiz tam da bu olabilir!

https://vimeo.com/144727789




2 thoughts on “Lüfer; Bir balığın var olma savaşı”

  1. kürşat akyol
     ·  Reply

    çok teşekkür ederim. çok faydalı bir okuma oldu. ellerinize sağlık.

    • admin
       ·  Reply

      teşekkür ederiz eksik olmayın

Leave a Reply

Your email address will not be published.

*

Lüfer, Bir Balığın Var Olma Savaşı

MAGMA Şubat Sayısı

Yazı : Mert Gökalp

Fotoğraflar : Mert Gökalp

2016-01-29

Her yıl ilkbaharda aniden belirir lüfer sürüleri. Çanakkale Boğazı’ndan girer, Marmara ve Boğaz’dan fırtına gibi geçip Karadeniz’e çıkarlar. Mola vermeden, panik içerisinde, sanki bir çağrıya kulak veriyormuş gibi: Onların bu yolculuğuna anavaşa denir… Yazın son eriyişiyle bu kez beslenmiş, semirmiş olarak güneye, Akdeniz’e akarlar: Buna da katavaşa denir… Magma, Boğazların ve Marmara’nın sembol balığı lüferin hırçın yolculuğunu izledi, var olma mücadelesine tanık oldu.

magmaabone.com

magmadergisi.com

‘Vay, Lüfer, Vay!,, diye koca Balık Pazarını inim inim inleten balıkçılar meğer ateş püskürdüklerinden bağırıyorlarmış. Lüfer sözünü̈ duyup da bir parça olsun dönüp bakmayacak İstanbullu farz edemem.’

Ahmet Rasim

Kumkapı açıklarında sıralanmış yüzlerce ahşap sandalın arasındayım. Denizin yüzeyindeki ıhlamur rengi yaygın dalgalar her yönden vuruyor sandala. Ayvansaray yapımı kancabaşlar Boğazın çırpıntılı sularında salınmakta. Boğaz ormanlarından kesilmiş kestane ve meşe ağaçlarıyla yapılmış gövdeleri üzerindeki yosunlu ve kararmış yazıları okuyorum; Hayat, Mesut, Gülçenk, Aziz, Karabudak… Boğaz akıntısına karşı rölantide çalışan motorların gümbürtüleri birbirine karışmış. Dolma gibi şişik ellerin sandal dışında kalan işaret parmakları havada, ucunda duran gergin misinalar ihtiyatlıca kaymakta bir aşağı bir yukarı. Ağır ağır salınan sandalların içinde seçilen gergin yüzler, ağızda sigaralar, beklemekte en ufak hareketini 18 kulaçtaki mahlukatların. Bir el, pancar motorlardan gelen gümbürtülerin sessizliğini bölercesine, hızlıca asılmakta çarçabuk çekmek için gergin oltayı. Gaz kolu bir el çabukluğuyla geriye verilir, fazlaca yaklaşan sandaldan sıyırmak için, bu arada her nasılsa misina çekme işlemi iki elle devam etmektedir. Ve nihayet, balıkçının çektiği ilk balık kuyruğunu azgınca sandalın karinasına patlatıp, sular sıçratarak çıkarken dışarı ‘‘Al sana Kofana ’’ nidası ile seslenerek bana söyleniyor sırıtarak ‘‘Off Anam ellerim koptu be!’’, 1 diş eksik, azı dişindeki altın kavramış güneşi, parıldamakta. Testere gibi dişlerle çevrili ağızdaki iğneyi çıkartıp kovaya atabilmek için, bir çırpıda bacak arasına alınmış bile çırpınan balık. Bu esnada, mengene gibi iki yandan kavramış azgın balığı eller. Yan sandaldaki ahşaba seri bir şekilde çarpan darbelere kulak verip çevirince kafamı, görüyorum ki, diğer sandalcılar da çekmekte balıkları birer ikişer. Bazıları patır kütür çekerken balığı, diğerleri nal topluyor, adamını mı seçiyor nedir balık? İçlerinde harap tahtalarının üzerinde belli belirsiz Ambarlı/İst yazan bir sandal ve içinde balıkçı muşambası ve sökük kazağıyla bir abinin seri hareketlerine kitleniyorum. Dans eder gibi hareket eden iki eliyle saniyeler içerisinde çekerken misinayı, azgın lüferi bir çırpıda çıkarıp, hemencecik yeni yemi takıp, aynı anda salışıyla kurşunu aşağıya, çekmesi bir oluyor denizin dışında kendini bulunca çıldırmış lüferi. Başımı döndürüyor kalın gözlüklü abinin hızı beş dakikada on beş balığı alırken sandala. Ben dalmışken Sedat abi basıyor küfürü ve yan tekneye sesleniyor;

‘Memeeet var mı olum zargana?’

‘Yok Sedat abi valla üç gündür yem balıktan pahalı’

Livara bakınca tıka basa balık görüyorum, bizimkiler iki saate 30-35 cm boylarında 52 tane kaba lüfer almış. Coşkuya kapılıyorum, o anda fark ediyorum sevdiğim İstanbul bu! Başka bir bilgelik var burada, coğrafyasını, balığını, böceğini ve ağacını tanıyan. Bizans‘tan da evvel süre gelen, binlerce yıldır değişmeyen jenerasyonlarca aktarılan teknikleri kullanarak avlanan boğazın balıkçısı.

Bu 43 cm boyundaki kofana, 2014 sonbaharında avlanışına şahit olduğum tek kofanaydı. Kofana, Boğaz oltacısı için artık güzel bir rüya, çok nadir güldürüyor yüzlerini. O günkü balık coşkusunda bilmediğim şuydu ki, bir sene sonra eksik kalan lüfer görüntülerimi tamamlamak için 4 ay dolanıp, defalarca dalacağım ve her gün soracaktım çeşitli gırgırcı, trolcü, sandalcı, volicilere; hepsinin de cevabı aynı ‘‘Lüfer yok! Sular çok sıcak bu sene, on, on beş güne kalmaz gelir belki’’. O lüfer hiç gelmedi 2015 sonbaharında…

Onu suda ilk gördüğümde gözlerime inanamamıştım. Acaba bana onun hakkında anlatılan hikayelerin fazlaca etkisinde mi kalmıştım, hayal mi görüyordum? Fotoğraf makinasının vizöründen kafamı kaldırıp gördüğüm manzaranın gerçek olup olmadığına baktığımı hatırlıyorum. O kadar güveniyordu ki dişlerine ve çenesinin gücüne, hiç böylesini görmemiştim. Ağları parçalamak için dişleyip, kuyruğunu sert bir şekilde çırparak, kafasını çılgınca sallıyordu. Hakikaten dişledi iki, üç dakika boyunca çelik gibi ağları, delik açamayınca da kaçacak bir nokta bulmak için çılgınca elledi defalarca ağın yüzeyini. Daha sonraları büyük bir sürüyü çeviren gırgır ağlarının içerisindeki hızları ve çeviklikleri inanılmazdı! Delik bulduğu zaman 90 derece dönüp, muazzam bir şekilde aynı hızda çıkabiliyor bir kuyruk darbesiyle dışarı. Gördüğümün ne olduğunu anlıyordum ama nasıl olduğunu anlayamıyordum. Ağlar tam çekilirken yukarı, bir anda hep birlikte yüklenip ağı ters yöne sürüklediler, koskoca ağ bir kaç metre hareket etti, ama yırtamadılar. Yırtsalardı ne acayip olurdu diye hayal kurdum; üstüme doğru akan, çılgınca özgürlüğe doğru yüzen binlerce balık!

Her sene, aynı zamanlarda, lüfer sürüleri bir anda belirip Çanakkale Boğazı’ndan içeri girer. Ani bir şekilde belirip, fırtına gibi ilerleyen yüzbinlerce balık, Boğazları ve Marmara’yı geçip Karadeniz’e çıkar. Yaza doğru göç yolunda, avlanmadan, mola vermeden panik içerisinde, sanki bir çağrıya kulak veriyormuş gibi ilerleyen sürüler, akın akın ilerler. Göç eden her balık türü̈ gibi dertleri aynı; yeni doğan nesillerin besin zengini sularda hızlıca büyümesini garanti altına almak. Kış göçüne imkan verecek miktarda av barındıran sularda, enerji toplayarak yeniden göçmek. Yine bir anda, yazın sona erişiyle, yeni bir çağrıya ayak uydurarak Güney’e akmaya başlarlar. Ama nereden gelip nereye gittiklerini tam olarak kimse bilemez! Bilinen, Dünya genelindeki tropik ve subtropik sularda yaşayabildikleri. Atlas Okyanusu’nda bolca rastlanan lüfer, batıda Fransa’dan başlayarak İspanya ve Afrika sahillerine yayılmakla beraber, güneydoğu’da Afrika sahillerini takip ederek Madagaskar’a kadar dağılım göstermekte ve Avusturalya kıyılarında bile görülebilmektedir. Ve bu denizlerde de aşağı yukarı bizim sularımızdakine benzer bir ‘‘Kuzey-Güney’’ göç gerçekleştirir. Kuzey Amerika kıyılarında yoğun bir şekilde incelenmiş bu göç, bizim sularımızda bilinmemektedir. Lüfer bu göçü ne zamandır gerçekleştirmekte? NEDEN Karadeniz ve Marmara Denizi’ne gidiyor her sene? Balığın akını hakkında o kadar az şey biliniyor ki! Bu soruların kurcaladığı zavallı beynimi yatıştırabilmek adına bilim adamları ve sandalcılarla röportajlar yapmaya başladım, sordukça herkes bir şeyler anlattı ancak tam olarak kimse temel sorumu cevaplayamadı. Aradığım soruların cevabını antik metinleri incelerken buldum:

‘‘Karadeniz, tüm denizler arasında en tatlısıdır, sonu olmayan nehirlerin beslediği, yumuşak kumlu koylarla kaplı, balıkların beslenmesi için mükemmel bir yerdir. Baharda farklı türdeki balıkların karınları yumurtayla dolu halde, kendi ırklarıyla kalacak şekilde, nesillerini devam ettirmek için aynı hedefe doğru, beraberce yol alırlar. İstisnai derecede ki az tuzlu Karadeniz suyunun yumurtadan yeni çıkmış nesiller üzerinde canlandırıcı bir etkisi olur.’’                                                                                                                         Oppianus – Halieutica (Balıkçılık)

‘‘Göç balıkları yunus ve türevleri haricinde ölümcül iri köpekbalığı gibi yırtıcıların olmadığı bu iç denizde rahatlıkla ürer. Üremenin ardından genç balıklar yeterli boya eriştiklerinde anaç balıklar Karadeniz’i terk etmeye başlar.’’                                                                                                                      Aristo – Historia Animālium (Hayvanların Tarihi)

‘‘Khalkedonlular (Kadıköy) karşı kıyıda olmalarına rağmen bu zenginlikten faydalanamıyor, çünkü palamutlar onların kıyılarına asla yanaşmaz. Palamudun en çok yakalandığı yer Altın Boynuz olarak bilinen Haliç’tir.’’ Strabon

‘’Orkinos balığı, sağ gözü̈ ile daha iyi görebildiğinden Karadeniz’e Asya yakasını izleyerek girer, Avrupa kıyısını izleyerek çıkar. Boğaz’daki akıntıların Byzantion lehine olması kent için bulunmaz bir fırsattır; akıntı nedeniyle balıklar ister istemez Byzanthion’a doğru ilerler. Asya yakasındaki Khalkedon yakınında dipten yüzeye doğru suyun arasından parıldayan şahane beyazlıkta bir kaya vardır. Palamutlar bu kayayı birdenbire karşılarında görünce her zaman ürkerler. Sürüler halinde dosdoğru karşı tarafa, Byzanthion burnuna yönelirler.’’ Plinius – Naturalis Historia (Doğa Tarihi)

Balıkçılık Bizans başkenti Constantinople’un en önemli doğal zenginliği ve gelir kaynağıydı. Palamut ve orkinos eski çağ İstanbul’u için öylesine önemliydi ki, kentin simgesi haline gelmişlerdi ve halk balık akınlarının gelişini sabırsızlıkla bekliyordu. Muhtemelen Trakya’ya yerleşmek için gelen ilk kavimlerin de Boğaziçi’ni seçmesinin en büyük sebebi, yıl boyu süregelen balık bolluğuydu. Osmanlı’da da, Evliya Çelebi sayıları 300’ü aşan boğaz dalyanlarında kılıç balığının avlanmasından bahsetmiştir. Tarihi metinlerde lüfer yanağını seven, balık tutmaya meraklı sultanlar ve paşaların bahsi geçer, edebiyatta Ahmet Hamdı Tanpınar, Ahmet Rasim, Sait faik Abasıyanık, Orhan Veli gibi üstatların romanlarında ve şiirlerine konu olan bu zenginlik, İstanbul’u ziyaret eden Avrupalı seyyahlarında gözünden kaçmaz. Boğaziçi’nin balık bolluğundan öylesine etkilenirler ki, izlenimlerini yazdıkları not defterlerinde bu zenginlikten söz etme gereği hissetmişlerdir.

“Marsilya, Venedik ve Taranto şehirleri, balıklarıyla meşhurdur, fakat İstanbul balık bolluğu bakımından bu şehirleri geride bırakır. Liman iki denizden gelen pek çok miktarda balıklarla doludur. Balık sürüleri yalnız Boğaziçi’nden değil, Kadıköy tarafından da limana doğru akın ederler. Bunlar o kadar çoktur ki yirmi adet balıkçı kayığı tek ağla tutulan balıklara ancak kâfi gelir. Balık denizde o kadar boldur ki, çok defa sahilden elle tutulabilir. Baharda, balık sürüleri Karadeniz’e doğru akın ettikleri zaman onları taşla öldürmek dahi kabil oluyor. Kadınlar pencereden sarkıttıkları sepetlerle balık tutulabiliyorlar. Balıkçılar ise olta ile o kadar çok torik balığı avlıyorlar ki, bunlar bütün Yunanistan’a ve Asya ve Avrupa’nın büyük bir kısmına kâfi gelebilir. Balık Pazarına her gün mütenevvi. balık yığınlarıyla dolu kayıklardan başka, Rumların kansız balık aradıkları pehriz devresinde, onlara kâfi gelecek miktarda istiridye ve diğer kabuklu hayvanlarla dolu kayıklar da yanaşır. İstanbul’da et bolluğu olmasa ve halk balık yemekten hoşlansa ve buranın balıkçıları Venedik ve Marsilya’dakiler kadar usta ve mesleklerinde serbest olsalar, onlar hasılatlarının beşte birini vergi olarak padişaha verdikten maada, civar şehirlere bol balık temin edebileceklerdir.’’ P. Cyllius – The Antiquities of Constantinople

Beni sandalına davet eden Beykozlu Filo Esat bu balığı piranaya, bir kıyma makinasına benzetiyor, lüfer tutmak için çıktığımız zargana avında da lüferin vahşiliğini bu sözlerle anlatmıştı;

‘‘Bir Çanakkale, bir Marmara bir Ege’nin lüferi bu kadar hırçın değildir. Ama Karadeniz’den gelen Lüfer aç kalıp vahşileşir. Çünkü niye havyarını dökmüş, kendini genç hissediyor kendini o kadar yol yürümüş kendini sportif hissediyor yavrularını koruma hissi var onun için hırçın oluyor. Kendi ırkını bile yer birbirini yerler, dişli balık vahşi balık olduğu için, çok vahşi bir balıktır, avını ani bir saldırıyla parçalar ve süredeki diğer balıklarda çırpınan, yaralanmış balıkları yerler. Doyduktan sonra bile hırsları yatışmaz, balık sürülerine hücum edip onları dağıtırlar. Özellikle fırtınalı havalarda bolca avlanır. Fırtınanın bulandırdığı sularda görüş yok, yemini göremiyor, her hareketli şeye saldırır, oltacının her kullanmış olduğu yeme saldırır.’’ Filo Esat

Eski balıkçıların açık denizde lüfer sürülerini bulabilmek için kokuyu takip ettiklerinin duymuştum. Lüfer balığı, güneye akın ederken önüne çıkan her canlıya saldıran etçil, süratiyle eşsiz bir avcıdır. Aç kurt sürüleri gibi önlerine geleni yok ederek geçtiklerinde arkalarında bıraktıkları iz, yutmaya zaman bulamadıkları ölmüş ve yaralı balıklardan oluşan kan ve balık parçalarıyla dolu sulardır. Kumkapı Hali Müdürü eserinde lüferden şöyle bahseder;

‘‘Yunus, lüfer sürüsünün içinden geçer; lüfer sürüsü yunusa saldırır. Yunus düşmanlarının ısırıklarından kurtulmak için taklalar atar ve umutsuzca çırpınır” Balık ve Balıkçılık – Karekin Deveciyan, 1915 

‘Bizim Karadeniz’de hamsiyle avlanıyor, izmarit tekir yiyor, zargana yiyor, yağlanıyor, bide tatlı suyu var! Oh fıstık gibi, koskoca Lüfer oluyor!, Aşağıya doğru insin, zayıflayacak kilo verecek. Hem fazla beslendiği için, hem de tatlı su olduğu için Boğazda lezzetlidir lüfer balığı’ Filo Esat 

Lüferin ve diğer göç balıklarının sonbaharda Akdeniz’e inişine ‘katavaşa’ derdi eskiler. Tüm sandalcılarında bildiği üzere, lüferin Karadeniz’den Marmara’ya akını esnasında beslendiği (Lüferin beslendiği balıklar; Palamut, Uskumru, Kolyoz, Kıraça, İstrangiloz ve Çinakop) mide analizlerinden anlaşılmaktadır. Bunun aksine ilkbaharda ‘anavaşa’ denilen, Marmara’dan Karadeniz’e akını esnasında yakalanan balıkların midesi ise boştur. Beslenmedikleri için de bu mevsimde yakalanan balıklar yağsız ve lezzetsiz olur. Sayıları bazı günler on binleri bulan Boğaz oltacıları arasında en makbül balık lüferdir. Yakalanması en zor balıklardan biridir, çok azgın bir balık, çok zeki bir balık diye tanımlarlar onu ve her gün farklı yeme gelişiyle, iğneye asıldığında hissettirdiğiyle aşırı hırslandırır oltacıyı.

‘‘Eskiden dağ taş lüferdi, boş zokayla elli atmış tane lüfer tutuyorduk, lüfere bakmıyorduk. Parlak hastası lüfer, aklının basmayacağı şeye gelirdi, horoz tüyüne gelir, pipete gelirdi yahu!’’ Kartallı Emre

Gelir bütün Marmara’yı bir gecede temizler çıkar Karadeniz’e, kıyıya 1 metre suya iner lüfer balığı yemi buldu mu saldırır, bitirir, balığın bir numaralı düşmanıdır. Kofana ise felaket bir hayvan ismi bile ters adamın! 1968’de Boğaz ağzında Rusya’dan gelen kar suyuyla kırgın oldu, Salacak İskelesinin içine yığdı, beş motor Kofana yükledik. Prinkipolu Arnavut Ömer 

Dişleri çok keskindir elini kaptırsan dikiş bile tutmuyor kan bile durmuyor yaniOlta ipini keser, acemi balıkçı onu sandalda eliyle filan almaya kalkarsa parmağını götürür adamın. Filo Esat

Bu kadar iyi beslenen bir balık tabi ki de kendinden büyük canavarların ilgisini de çekiyor. Lüfer balıklarının avcıları ancak kendilerinden büyük ve onların hızına erişebilen balıklardır. Köpekbalıkları, orkinos ve kılıç balıkları lüfer avlar. Özellikle kısa kuyruk mako köpekbalıklarının diyetinde %77 gibi önemli bir yer ederler. Makolar, Cape Hatteras ve Georges Bank bölgesindeki lüfer stoklarının % 4-15’i gibi oldukça yüksek bir miktarı avlayabilmektedir. 1998 senesinde Şile açıklarında 4.5 metre boyunda bir sapan köpekbalığı yakalanmış ve midesi lüfer balığı doluymuş. Üç metre boyunda bir boz camgöz ise 1989 senesinde Tuzla açıklarında yakalanmıştır. Derinde yaşayan bu türün balık akınları esnasında geceleri yükselerek lüfer avlaması mümkün. Muhtemelen de gırgır teknesi av peşindeyken tam lüferleri avlarken yakalamış bu balığı!

Balık hakkındaki en gizemli ekolojik sorulardan birisi de, bu balığın nerede yumurtladığı ? Tek bir yerde mi ürüyor? Yoksa Karadeniz ve Marmara’da farklı yerlerde mi? Bu mesele halen Akdeniz’deki en gizemli sorulardan bir tanesi! Bu sorunun cevabına ise belgesel çekimleri esnasında Şile ve Prens Adalarında rastladım; 3-5 cm boyundaki defne yaprakları kıyılarda av peşinde koşuyorlardı. Daha minicikken bile vahşilerdi ve iki dakikada bir atak yapıyor avlarına rahat vermiyorlardı. Defne yapraklarının çokça beslenmesi lazım; hızlıca büyüyebilmesi, iki üç ay içinde göçe yetişebilmesi anlamına gelmekte. Bu gözlem balığın tek bir noktada değil de Karadeniz ve Marmara kıyılarında birçok noktada farklı zamanlarda yumurtladığını düşündürmektedir. Üremenin gerçekleştiği noktalar ise bir giz. Bir başka önemli soru ise yumurtadan çıkan yavru balıkların ne kadarı yaşama devam ediyor? Yüzde kaçı göç yoluna devam ederek erişkinliğe ulaşıp yumurtlama fırsatı buluyor? Balık hakkında popülasyon bilgileri bulunmadığı için ve avcılık verileri düzgün tutulamadığı için bu hesabı yapmak oldukça zor! Bu kadar önemli bir balık türü olan lüfer hakkında hayrettir günümüze kadar sadece iki tane bilimsel çalışma yapılmış, herkesin hep bir ağızdan konuşup bilgi kirliliği yaratabilmesi de buna dayanıyor ya zaten (Balıkçı reisleri lüferin iki boyu olduğunu söylüyor, çinakopun bir soyu üremiyor diyor. Oysaki lüfer Dünya’da genetik olarak tek onun adı da Pomatamus saltatrix). Balık hakkındaki en önemli bilimsel çalışmayı yapan Türgan, (1956) Çanakkale ve İstanbul’da dalyanlarında 18-68 cm arasında 900 adet ‘lüfer’ balığını markalamış. Markalanan bu balıklardan yaklaşık 4%’ü farklı noktalarda yakalanmış ve Çanakkale’den Ege Denizi’ne çıkan balıkların günlük yüzüş süratleri 2,6 mil olarak tespit edilmiştir. Günümüzde daha Türkiye’de göç balıkları için yapılamamış tagging hadisesini o yıllarda başaran bu çalışmada balıkların Ege Denizi’nin güney yönünde hangi bölgelere kadar gittikleri belirlenememiştir. Türgan’dan 50 sene sonra 2004 senesine geldiğimizde ise sularımızda bu Dr. Tevfik Ceyhan’ın çalışmasında ise ilginç bir detay gözükmekte; 1959 senesinde örneklenen lüferlerden en büyüğü̈ 68 cm, ortalama balık boyu ise 29 cm iken; 2004 senesinde en büyük lüfer 45 cm, ortalama balık boyu ise 14 cm. Aşırı avcılığın temel göstergesi, avlanan balıkların yaş ortalamasının düşmesi ve giderek daha küçük balıkların avlanması.

2015 yılına geldiğimizde ise, Küçükyalılı namı değer Baba Yalçın ekim sonlarına doğru telefonda bana ‘‘Bizim kooperatifte bir buçuk ayda toplam 7 lüfer tutuldu’’ dedi. İyi bir sürüye şans eseri rastlayıp kayığını dolduran balıkçılara gıptayla ağız sulanarak baktı diğerleri. Lüfer o kadar az bulunur ve pahalıydı ki bu sene, tanesi av sezonunda 70 TL’yi gördü. Boğazda her sene lüfer sezonu geldiğinde işlerinden 15 günlük izin alıp muhtelif yerlerde balık tutan oltacılar var. Bu grup bu sene Kasım sonlarına doğru Boğazda balık tutamayınca, toplanıp Saroz’a gitti. İşin içinde büyük kar olduğunu gören bir Balık üretim şirketi kocaman gırgır tekneleri imal ettirip Moritanya’ya gitti, rengarenk Afrika kayıklarının arasında on binlerce lüfer avladı bu sene. Herkesin şikâyet ettiği reisler de şikâyet etmekte! Neredeyse tüm gırgır tekneleri borç içinde, hepsinin Hal’deki yazıhanelere borcu var.

Lüfer av istatistiklerine göz attığımız zaman; Dünyada bu balığın avcılığını yapan ülkeler arasında Türkiye tek başına %50’sinden fazlasını avlayarak, 1982 yılında 32 bin tonla en yüksek miktara ulaşmıştır. Bu tarihten sonra en yoğun çinakop akımının olduğu 2002 yılında av miktarı 25.000 ton olarak kayıtlara geçti. 2013 yılına gelindiğinde ise bu rakam 5.000 tona kadar düştü. Tabi bu rakamlar TUİK istatistiklerinin doğru olduğuna inanırsanız. Av limiti olan yirmi cm altındaki balıklar, hal dışında ya da mahalle aralarında satılıyor. Balıkçı reisleri avladıkları balıkların miktarını bildirmekten çekiniyor, çinakop avladıkları zaman istavrit yazıyorlar, 100 kasa avlıyorsa 30 kasa yazıyor, ince balığı eklemiyor dosyalarına. Peki nasıl böyle oldu?

1980’lerde verilen teşviklerin büyüttüğü balık filosu tüm dünyada olduğu gibi sularımızda da balığın azalmasına neden oldu. 1985’te balıkçı ruhsatına sahip 8.600 tekneyle, tekne başına ortalama yılda 60 ton balık düşerken, 30 yıl sonra 14 bine yaklaşan tekne sayısıyla, tekne başına 20 ton balık yakalanabiliyor. Bu teknelerde kiminle konuşsam aynı şeyi söylüyor, ‘‘Japonların kendi sularında yasakladıkları cihazları biz kullanıyoruz. Balığın endüstriyel avcılık yapan teknelerin kullandığı teknolojiden (Sonar, Ecosounder) kaçabilme imkanı yok.’’ Azalan balık popülasyonları sayıları on binleri bulan tekneyi beslemeye yetmediği için, kaçak avcılık ülkenin her noktasında yapılmakta. Kontrol memurlarının nadir denetimlerini önceden haber alan satıcılar balıkların satışını ya bekletiyor, yada Hal dışında gerçekleştirmekte. Kontrol yapılıp ceza kesilen satıcılar içinse cezanın caydırıcılığı hiç yok! Bir gecede kesilen cezanın onlarca katını kazanabilmekteler. Kazara Marmara Denizi’ne giderseniz bir gece, ruhsatsız teknelerde avlanan kaçak trolcüleri veya Marmara Adası ile Tekirdağ arasında ışık yakarak devasa avcılık yapan teknelere rastlarsınız. Ya da gitmenize de gerek yok; balıkçılık forumlarına üye olun da Doğu Karadeniz’de bulamadığı Hamsi için Gürcistan’daki fabrikayla anlaşıp 24 metre boyunda tekne içinde bellerine kadar balığa gömülmüş adamlar olan battı batacak yükünü boşaltmaya giden tekneleri görün. Üstelik vatandaşa balık sağlamak içinde değil, balık yemi üretmek için.

10 adet hamsiyi koy bu yandan, diğer yandan 300 gramlık antibiyotikli levrek çıksın.
Karadeniz’de avlanan her üç adet hamsinin ikisi balık çiftlikleri için avlanıyor.
Her çekilen trol ağında 1 kilogramlık değerli balık başına, 10 kg değersiz balık telef ediliyor (vatoz, köpek balığı, deniz atı, vs.)
Neredeyse her ekonomik balık av boyu altında erişkinliğe ulaşmadan avlanıyor.
İstanbul halinde her gün nesli kritik düzeyde olan köpekbalıkları, bebek kılıç balıkları satışı yapılıyor.
Kumkapı Haline, yılda ne kadar deniz ürünü girip çıktığını kimse bilmiyor!
Tekneler 5 metre suya ağ atıp, rüzgar bizi savurdu deyip sıyrılıyor (av yasağı 24 metre, Avrupa Birliği’nde 50 metre),
Lüferin 20 cm yasağına %15’lik yüzdeyle hesaplanmakta (kasada %15 oranında 20 cm altı balığa izin vermek).

Gırgır teknesi reisleri çinakop gelmeseydi bu sene halimiz haraptı dediler. Balıkçının en iyi para kazandığı balık olan lüfer ve balığı avlayabilmek için çeşitli oyunlar dönüyor. Oysaki Lüferin av boyu Amerika’da otuz, Avusturalya’da bazı yörelerde otuz beş cm. Her iki ülkede de otuz cm altındaki balıklar erişkinliğe ulaşmamış genç balık olarak kabul edilir. Amerika’daki lüferler 1.1 m. uzunluğa, 12.3 kg ağırlığa kadar ulaşabilmekte ve 12 yaşına kadar yaşayabilmektedir. Bu tabloyu göz önüne alırsak önümüzdeki yıllarda, Dünya’da lüfer avcılığının yarısını gerçekleştiren Türkiye, bu balığın avcılığını sınırlamadığı sürece, Akdeniz’de yok olana kadar yenmeye devam edecek gibi görünüyor…

Oldum olası gezinirken sokakta ne zaman bir balık tezgahına rastlasam kitlenip kalırım. İşim olsa da, kendimi ne çeşit balıklar var diye bakarken bulurum tezgahta. Bağırışlar, alışveriş telaşı ve balık kokuların rahatlatıcı bir etkisi olur nedense üzerimde. Temizlenmek için tezgah arkasına fırlatılan balıklar, maşrapayla serpilen balık parlatıcı suların arasında hep yakışıklı bir delikanlıyı arar gözüm ve hep sipsivri dişlerine kitlenirim. Lüfer günümüzün kahramanı, balıktan anlayanların en sevdiği tat olması itibarıyla fiyatıda yüksek. Bizans dönemlerinde palamutken İstanbul’un simgesi şimdi lüfer aldı bu bayrağı ve ben onsuz bir İstanbul’da yaşamak istemiyorum. Ah! bir günlüğüne de olsa balık akınları sırasında görebilsem 50’lerin İstanbul’unu. Bir zamanlar denizlerin kurdu mavi yüzgeçli orkinos’tu bu şehirin simgesi. Var mı orkinostan daha güzel bir balık ? 3.5 metre boyundaki bu dev güzel yok artık Boğaz’da, tıpkı Marmara Denizi’nde 1960’lardan beri görmeye hasret kaldığımız ‘kılıç balığı’ gibi. Mavi yüzgeçli orkinosların peşi sıra Marmara’ya kadar gelen CANAVAR büyük beyaz köpekbalığı gitti ve son olarak 1964’te bir balıkçı tarafından tüfekle vurulan son Akdeniz foku.

Babamın Sivri Ada açıklarında dört saatte çıkardığı orkinosu balıkhaneye götürdüklerinden dördüncü sırayı almıştı. Birinci gelenin etiketine baktım 1 tondu ağırlığı hiç unutmuyorum.                  Boğazın usta sandalcılarından Ahmet Abdullah Etler

Sene 84-85 Zarzavatçı kör Emin yakalamıştı bir tane bir buçuk tonun üzerindeydi. On tonuz ağı (1000 m) topalak yapmıştı böyle. Kartal’a kayığın arkasında sürükleye sürükleye getirdiler, bir hafta sergilediler boyu 6 metre vardı. 

Arnavut Ömer, Kartallı Emre ve Ada taşlarını gırgır ağlarından temizleyen Prinkipo’lu Serco’nun sohbetinden minik bir an.

Ve lüfer belki de Karadeniz’in Akdeniz’le birleştiği zamanlardan beri sürdürdüğü mevsimsel göçünü üzerindeki av baskısı nedeniyle tamamlayamayacak duruma gelmişken. Karadeniz’den Marmara’ya ve Ege’ye inerken her bir köşe başında insanlar tarafından avlanan bu balık, terk edecek mi uskumru balığı ve kolyoz balığı gibi, Boğazları ve Marmara’yı? Sadece lüfer değil Boğaziçi’nde göçe katılan tüm balıklar önemli, bu toprakların zenginliği yaşamın başlangıcı onlar! İnsanını, doğasını, kuşunu, balığını birbirine bağlayan unsurdur İstanbul Boğaz’ı. O kadar betonlaştık o kadar uzaklaştık ki doğadan, ormandan çıkan domuzların Boğaz’ı yüzerek geçip şehirde görülmesini yadırgar olduk. Kestane karası fırtınasını dört gözle bekleyen dolma parmaklı sandalcılar, yüzündeki kılcal damarlar seçilen, balıkçıya laf atan mavi gözlü, patlıcan burunlu Boğaz rakıcıları, milletin kafasının üstünden sarkıttıkları oltalarıyla binlerce balıkçısı olmayan kuru ruhsuz bir şehir neyimize yarar ki ?

Midye yahnisi barındırdığı zehirden ötürü gitmiş, çakal eriğiyle haşlanmış gelincik artık pişiren Yahudi karısı olmadığı için unutulmuş, torik lakerdası artık yaşayan ne ustası nede toriği kalmadığı için vazgeçilmiş, mahalle bakkalların bile sattığı çirozu, uskumrusu Norveç’ten getirildiği için tadı tuzu kalmamış bir İstanbul, insana şehri terk etme isteği uyandırır. Kim bilir belki de İstanbul’u terk edip güneye taşınma nedenimiz tam da bu olabilir!

https://vimeo.com/144727789




Leave a Reply

Your email address will not be published.

*

error: Content is protected !!